Edirne 4


Gazi Mehmet Şükrü Paşa Anıtı
1867 - 1818  

28 Kasım 2014 Cuma, ‏‎15:47:28

Bugün Edirne'deki son günümüz. Yarın 17:45 uçağı ile Ankara'ya döneceğiz.

Balkan Harbi'nde Edirne'nin işgaline kadar devam eden savaşın izlerini taşıyan Edirne Tabyaları'nı ve Gazi Mehmet Şükrü Paşa'nın anıtını ziyaret etmek istiyoruz.

Havanın kararmasına çok az bir vakit kaldı. Bunun dışında öğle yemeğini saymazsam yedi saattir ayaktayım. 

Bedeni yorgunluğun dışında mental anlamda da bir yorgunluk yaşıyorum.

Öncelikle görmem gereken bir yeri ihmal etmiş olabilir miyim?

Çektiğim fotoğraf kareleri daha sonra geziyi anlatabilmem için yeterli olacak mı?

Ve

Benzeri pek çok soru beni zorlamaya başladı. 

Havanın erken kararması sebebi ile  ters ışıklar yüzünden  olması gereken detayları yakalayamıyorum. (Örneği yukarıda.)

Hâl böyle olunca aynı kareyi farklı açılardan görüntüleme çabası beni aşırı derecede meşgul ediyor, dolayısıyla da yoruluyorum. 

Müze girişinde Gazi Mehmet Şükrü Paşa'nın yaşam öyküsü var. Arkadaşlarım bunu okumaya çalışırken ben de bu sahneyi fotoğrafladım.

Işık arkamızdan geldiği için ortaya gölge oyununun ağır bastığı aşağıdaki kare çıktı. Çıkmış demek lazım! Çünkü ancak şimdi fark edebildim.

Soldan sağa(!): Doç. Dr. Demokan Erol - Prof. Dr. Uğur Kuyumcuoğlu Şükrü Paşa ve Ben:)

Balkan Harbi 1912-1913 tarihleri arasında yaşanmış olsa da: 

09 Ekim 1912 - 03 Aralık 1912

 Ve

 22 Haziran 1913 - 29 Ekim 1913 arasında olmak üzere iki evrelidir.   Bkz: 

Edirne'nin işgali öncesi 153 gün süren savaşın en yoğun cereyan ettiği yer Edirne Tabyaları'nın olduğu alandır.  Bu konu ile ilgili çektiğim fotoğraf karelerini öykümü desteklemek için kullanacağım.

Tabii ki asıl dayanak noktam aşağıda fotoğrafı görülen kitaptır.

Şimdi özetlemeye çalışacağım "Edirne Balkan Savaşı Anıları" adlı kitapta anılarını yazan:

Hafız Rakım Ertür,

Mustafa Şevket Dağdevirenzade

Ve

Dr. Rıfat Osman hakkında çok kısa da olsa bilgi edinmemizde büyük fayda var diye düşünüyorum.

Ayakta olan: Yrd. Doç Dr. Ratip Kazancıgil ve Hafız Rakım Ertür,

Hafız Rakım Ertür (1883-1962)

Edirne'nin köklü ailelerinden birine mensuptur. 1911 yılında  o devrin kurallarına göre padişah fermanı ile  önce Eski Cami 2înci imamı, daha sonra da 1918 yılında ise 1'inci imamı olmuştur.

Kendisi geniş bir dini bilgiye sahip olmasının yanı sıra tarih, edebiyat ve özellikle de musiki ile yakından meşgul olan bir zatmış. Mevlevi ayinlerinde mutrip heyetlerinde ney üflediği biliniyor. 

Sosyal yönleri çok olan Hafız Rakım Ertür Edirne Musiki Cemiyeti Başkanı, Trakya-Paşaeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nde, Tayyare Cemiyeti’nde yönetim kurulu üyesi ve daha pek çok cemiyette faal olarak çalıştığını biliyoruz.    

Mustafa Şevket Dağdevirenzade  (1863-1931)

Çok zeki çok nazik herkese iyilik etmeyi seven yurtsever bir kişi olan Mustafa Şevket Bey Edirne’nin tanınmış ailelerinden Dağdeviren Zade  Arif Bey’in oğludur. Edirne Rüştiyesi'nde okumuş, özel hocalardan Arapça Farsça ve Türkçe dersler almıştır.14 yaşında iki sene kadar Mektupçuluk Maliye Kalemi'nde  ve Edirne İstinaf Mahkemesi Kalem’inde çalışmıştır. 1881 yılında dördüncü dereceden Osmanlı Nişanı verilmiş maaşı 500 kuruşa rütbesi Saliseye,1887 yılında Saniye ikinci ikinci sınıfa yükseltilmiştir.1889-90 yılında dördüncü rütbeden Mercidi Nişanı verilmiş 1890 yılında Uzunköprü Kaymakam Vekilliği'ne atanmıştır. Daha sonraları 1000 kuruş maaşla Vilayet Matbaası Müdürlüğü'ne  atanmıştır. Edirne Salnamelerini Edirne Gazetesi’ni yayınlamıştır.

( Mülkiyede rütbeler şu şekilde olurdu. Hâmise / Hâcegân/ Rabia / Sâlise / Sâniye / Sâniye Sınıf Mütemâyizi / Ulâ Sânisi / Ulâ Evveli / Bâlâ / Vezir )

Gazete ilk defa 1867 yılının ağustos ayının on yedisinde yayınlanmış olup her hafta perşembe günü Türkçe Rumca ve Fransızca olarak üç dilde yayınlanmıştır.  1898 de İskeçe Kazası kaymakam vekili, Dedeağaç  Sancağı Mutasarrıf vekilliği, Edirne Belediye Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. 9 Şubat 1931 tarihinde Erenköy’de annesinin evinde vefat etmiştir. Erenköy Sahray-ı Cedit Kabristanı’na defnedilmiştir.

Dr. Rıfat Osman (1874-1933)

İstanbul Üsküdar’da doğmuştur. İlk eğitimini babasından almıştır. 1880 yılında İstanbul İptidai mektebi, Paşakapısı Rüştiye-i Askeriyesi ve Kuleli Askeri Lisesi’ni bitiren Rıfat Osman Bey, Tıbbiye-i Şahaneden 1899 da yüzbaşı rütbesi ile mezun olmuştur. 

Hekim olduğu kadar mimar, ressam, fotoğrafçı, tarihçi ve yazardır.  

Dr.Osman Rifat'ın Türk Tarih Kurumuna bağışladığı Edirne'de 25 yıl  adlı eserinden alınmıştır.

17 sene evvel Ankara’da 1998 yılında gerçekleştirilen “Gülhane Hastanesi’nin Kuruluşunun 100. Yıl Kutlamalarına  Yrd. Doç. Dr. Ratip Kazancıgil (Dayım) ile beraber ben de  katılmıştım. Bu törende dayım Dr. Rıfat Osman’ın hayatını anlatmıştı. Bu biyografiyi dinlediğim zaman çok etkilenmiştim. Daha sonraları geride bıraktığı yazılı belgelerin nelere kadir olduğuna bizzat şahit oldum. Ona olan hayranlığım ve saygım  bir kat daha arttı. Dilerim ki o anılarımı sizlerle paylaşma şansım olsun.

"Edirne Balkan Savaşı Anıları" adlı kitabı okudum. Hem de çize çize... (Önemli gördüğüm yerlerin üzerlerini asetat kalemi ile çizerim)

Rahmetli Hafız Rakım Ertür, Mustafa Şevket Dağdevirenzade ve  Dr. Rıfat Osman yaşadıklarını gün be gün kaleme almış.

Zaman zaman gözlerime dolan yaşları yaşım gereği içime akıttım.

Bir daha gördüm ki "tarih tekerrürden ibarettir" sözü gerçeğin basit bir ifadesinden başka bir şey değil. Şimdi merak edilen, sorulması gereken tek bir şey var.

İnsanlar neden geçmişte yaşanan acı olaylardan ders almıyor! 

-!..

Cevabı -bana göre- son derece basit.

Bilmiyorum, bilmiyorsun, bilmiyorlar... (Bilenlerin affına sığınırım.)

Okuyorum, okuyorsun, okuyorlar, ama anlamıyorlar! ( Anlayanların affına sığınırım.)

Ayrıca anladıklarını yaşamları boyunca -genellikle- uygulama alanlarına yansıtamıyorlar. Bilgiyi paylaşmıyorlar.

Kırılma noktası da bu olsa gerek diye düşünüyorum.

Rusya gezimi Milliyet Gazetesi'nde 9 bölüm olarak yayınlarken son bölümde şöyle demişim. (21.09.1996)

"Sn. Birsen Karaca:  'Sıradan bir Rus vatandaşı hayatı boyunca en azından on kitap okumuştur.

Size Tolstoy veya Çehov  hakkında az da olsa birkaç şeyler söyleyebilir, bunu da Rus aristokratlarına borçludurlar.

Çünkü Rus aristokrasisi, geçmiş dönemde  bu kesime daima el uzatmış, onların kültürel düzeyini  yükseltme yönünde uğraş vermiştir” diyor. Bu sözler beni yeniden düşünmeye sevk ediyor.

Ülkemizde 10 kitap okuyan kaç kişi var?. Bizleri kim bilgilendirecek?'  diye sorgulamışım.

Yazının tamamını okumak isteyenler için: Bkz

 

Bu yazı dizisini başından beri takip edenler Balkan Savaşı'nı yeterince bilmediğimi, benim bu konudaki ikrarımı anımsayacaklardır.  

Ayrıca  içtenlikle söyleyebilirim ki yazı akışının bu  (!) yöne evirileceğini de önceden bilemedim.

Öyle bir noktaya geldim ki... Zülfüyâra dokunmam gerekecek!

Çünkü yukarıda adlarını ayrı ayrı zikrettiğim kişiler -belge bırakmak sureti ile- Edirne tarihinin, dolayısıyla da  Balkan Savaşı'nın önemli bir safhasına ışık tutuyorlar. 

Bunu görmemek, görüp de yazmamak: olsa olsa benim için bir utanç vesilesi olur.

Tek taraflı bilgi edinmek, bunlara dayanarak kanaat hasıl etmek de kabul edilebilir bir davranış değildir. Bu bağlamda elimden geldiği ölçüde farklı kaynaklara müracaat ederek bilgi edinme gayreti içinde oldum.

İçinizden "konu ne" diye mırıldandığınızı adım gibi biliyorum. 

Önce 

Hafız Rakım Ertür'ün 

Sonra 

Mustafa Şevket Dağdevirenzade'nin 

Ve

Dr. Rıfat Osman'ın savaş anılarından bir kısmını onların yazdıklarını okuyarak öğrenelim.

Konuyu (!) o zaman sizlere arz edeceğim. Ne denli önemli olduğunu sizler de takdir edeceksiniz.

Şimdi, an be an yaşanan savaşı tabir-i caizse çok küçük bir kısmını günlüklerden aktarmaya çalışacağım.  

Hafız Rakım Ertür anlatıyor:

3 eylül 1912 Pazar:

Asker sevki devam ediyor. Herkes endişe ile işin sonunu bekliyor. Herkesi bir merak sardı. Bu kadar hazırlığa göre harp olmazsa herkesin neşesi kaçacak.

24 Eylül 1912 Pazartesi:

Bu günlerde yine her taraftan şarkılar ve türkülerle redif taburları geliyor. Bütün ahali işini gücünü terk etmişti .Şimdi herkes sabırsızlıkla harp olmasını bekliyordu.

25 Eylül 1912 Salı:

İstanbul'dan gelen gazetelerde barışın harbe tercih edildiği gibi yazılar görüldü. Halkın neşesi kaçtı. 

7 Ekim 1912  Pazar

Yalnız olan asker ailelerine hükümet para dağıtıyordu. Beni de belediye dairesine çağırdılar Yıldırım Mahallesi'ne para dağıtmaya gönderdiler. Paraları alıp iki arkadaşla birlikte Yıldırım Polis Mevkiine gidip muhtarı çağırttık. İslam Mahallerinin defterleri son derece karışık ve düzensizdi. Akşama kadar uğraştığımız halde işimizi bitiremedik. Kadınlara söz anlatmak kabil olmuyordu. (...) Muhtarlar bir takım okuma yazma bilmeyen cahiller olduğundan bu kadınlar hakkında haber ve bilgi veremiyorlar. Kadınlar muhtarlarla kava ediyorlar. Rum muhtarını çağırttım. Bu adamların defterleri gayet muntazam. Yarım saat içinde paraları dağıttık çekildik. Bunları yazmaktan maksadım, teşkilatımızın ne kadar noksan olduğunu göstermektir.  (...) Bugünlerde Vali Halil Bey vilayete bağlı yönetim merkezlerini dolaşmakla meşguldü. Mürefte Tekirdağ yönünde geziyor, o ay kendisine ayrılan yolluğu bitirmekle meşguldü. Bir taraftan da, başka işi kalmamış gibi vilayet dairesinin merdivenlerini ve hamam dairesini yıktırıyordu.

9 Ekim 1912  Salı

Bugün İstanbul'dan gelen gazeteleri okuduk. İşte bunlar Edirne'ye gelen son postanın gazeteleridir. Bu tarihte posta ulaşımı kesilmiş, yalnızca trenler işlemiştir. O gün gelen gazeteleri okuyunca canım sıkıldı. Çünkü pek çok yalanlar gördüm.

10 Ekim 1912  Çarşamba

Burada biraz da Edirne Müstahfızlarından (Tanzimat'tan sonra kırk yaşını aşmış ihtiyat askeri) bahsetmek isterim.  Edirne çevresinde savaş devam ettiği sırada Müstahfızlar da tren hattının korunması ile görevlendirilmişlerdi. (...) Bulundukları yerleri bırakarak durmadan kaçıyorlardı. Bunların içinde kırkbeşlik- ellilik adamlar vardı.. Hatta bir kısmı eline hiç silah almamış gibiydiler. (...) Bundan sonra iş rezalet oldu... Harpten kaçmak Redif ve İhtiyatlara da bulaştı. Nizamiye taburlarına verilmiş olan ihtiyatlardan subaylar şikayetçi idi. Bunlar da devamlı kaçıyorlarmış.

11 Ekim 1912  Perşembe

Gece saat iki sıralarında Arnavutköy, Yassıtepe, Karagöz,ve Kemer tabyaları üzerine düşman tarafından şiddetli bir ateş açıldı. (...) Herkesi bir korku sardı. Okuma bilenler devamlı Sure-i Fetih (kur ‘andaki Fetih Suresi: İnna fetahneleke fethen mübina...) okuyorlardı.  

Tabya

12 Ekim 1912  Cuma

Bu savaşlarda Bulgarlar bizim askere karşı bazı hileler kullanmışlar, bu hilelerden de başarılı olmuşlar. Bursa Çekirge Tabur’una karşı abdest borusu çalarak ve Ezan-ı Muhammedi okuyarak "Padişahım çok yaşa" diye bağırmışlar "Atmayınız biz sizdeniz" demişler. Bizim askeri kandırarak epey zayiat verdirmişler.

16 Ekim 1912  Salı

Kalenin en kanlı savaşları Maraş'ta olmuştur. Bu savaşlar çok ünlüdür. Buna 15/16 savaşı derler. Yanlış keşif yapmak yüzünden bu savaşta pek çok kayıplara uğradık.

Bir diğer tabyaya geçiş noktası

20 Ekim 1912  Cumartesi

Ada nahiyesi bugüne kadar göç etmemiş ve köyler bozulmamış idi. Dimetoka taraflarında bulunan yerli Hristiyanlar bunlara hücuma başlayınca bunlar da kaleye çekilmeye başladılar. Lâkin kaleye girmek kolay değildi. Bunlar, evvela tel örgülere kadar gelirler, kale bunları kabul etmez . Bir iki gün tel dışında bekletilir  yağmurda, çamurda kalırlar. Ondan sonra bin zorlukla kaleye kabul olunurlar. Bunun sebebini kale kurmaylarına soranlar şu cevabı almışlardır: "Kale halkı kalabalık olacak sonra yiyecek sıkıntısı çekilecekmiş. Kalede yiyecek biterse bütün kale halkının ölme olasılığı bulunduğundan, bu kadar kimseyi öldürmektense, köylüleri kale dışında bırakıp kale halkını onlara tercih ederlermiş. Yani çok kimsenin yok olacağına daha az kimsenin yok olması daha iyi imiş. Bu söz, kale kurmayı olan Binbaşı Fuat Beyden işitilmiştir.

Bu kurmayın yargısına bakınız!

İşte, kalenin yazgısı bunların eline bırakılmıştı. Savaş başlamadan evvel tüm köylüler başvurdular. O zaman hepsi yiyecek tahılları ile geliyordu. Kabul olunmamışlar, bu defa yiyeceksiz ve çıplak olarak geldiler. (...) Ben bu kadar yazacağım . Daha fazla yazabilirim. Kişilere dokunmaktan çekindiğim için bu kadarla yetineceğim. Daha çok yazanlarda bulunabilir.

22 Ekim 1912  Pazartesi

Sabahleyin kaleden toplar atıldı. (…)Bugünlerde piyasada şeker bulunmuyordu. Kimin elinde şeker varsa sakladı Mevki’i Mustahkem Komutanlığı  şekere dört buçuk kuruş fiyat koyarak fazla fiyattan satanların askeri mahkemece cezalandırılacaklarını duyurdu. (…) Bugünlerde  şeker gizli olarak bir mecidiyeye alınırken daha sonra yüz kuruşa  kadar çıktı. Sonra bir zaman geldi ki yüz kuruşa da bulunamadı. Tuz seksen kuruşa satıldı

24 Ekim 1912  Çarşamba

Bugün polisler ve jandarmalar, köylüleri zorla kaleden çıkartmak için sabahtan çalışmaya başladılar. (…) Burada şunu belirteyim ki Ada nahiyesi bugüne kadar açık durduğu halde bu köylerin saman ve ekinlerini taşımadıkları gibi, taşıyacak olanlara da izin vermediler. Kim tahıl ve yiyecek getirmek istediyse yasakladılar. Bu yazdıklarıma tüm Edirne halkı ve köylüler tanıktır. Bunların sebebi bilmem kale komutanından sorulacak mıdır? Bunlar kumandan, koruyucu değil, halkın başına bir dert kesildiler. Lâkin ne çare  ki vatan ve din bağlığı insanı böyle nazik zamanlarda susmaya davet ediyor. (…) Bunlar pek acı günlerdir. Ümit ederim ki ileride bunları yazacak kalemler vardır.

Bonet kelimesi Fransızca kökenli bir terimdir. Tam Türkçe karşılığı şapka demektir.

Bonet kelimesi Fransızca kökenli bir terimdir. Tam Türkçe karşılığı şapka demektir.

25 Ekim 1912  Perşembe

(…) 

Ben diyebilirim ki bizim bir takım beceriksiz kumandanlarımızın kusuru olarak en önemli noktaları düşmanın eline verdik.  

3 Kasım 1912  Cumartesi

(…)

Bu kuşatmada dönen dolaplar pek çoktur. İşte bizi şimdiye kadar mahvetmeye çalışan ve neticede mahveden etkenin ne olduğu bu olaylardan pek güzel anlaşılır.

Bizde hiç adam yetişmediğini ve bu felaketin sebebi yine kendimiz olduğunu ispat edeceğim.

Bir millet felaket görürse pişman olur uslanır derler. Bizim geçirdiğimiz felaketler pek çoktur.

Durum gösteriyor ki, bizde geçirdiğimiz olaylardan ibret almanın eseri yoktur. Bundan ötesi…

7  Kasım 1912 Cumartesi

Bugün Müslümanların Kurban Bayramıdır. Bu sene Müslümanlar tam bir Kurban Bayramı yapıyordu. Her gün binlerce kurban veriyordu. Bir kısım köylüler koyunlarını şehre getirmişlerdi. Bunlar çok ucuz fiyata satılmıştı.

Çünkü hayvanlara yedirilecek tahılı insanlar yiyordu.  (…) Bu savaş bu felaket bize herkesi tanıttı.

3 Aralık 1912  Pazartesi

(…) Ekmek 450 grama indirilmişti, tuz 20 salamura suları doktorların yaptığı suni tuz ve tuzlu toprakların yıkanmasından elde edilen tuzlu su kullanılıyor idi ise de hiçbir zaman ihtiyaca yetmiyordu. Ekmek değişikliğe uğraya uğraya küçüldü, siyahlandı daha sonra mısır, arpa  ve en son süpürge tohum  ve kuş yemi ekmeğe girdi.  

Mustafa Şevket Dağdevirenzade anlatıyor: 

16.10.1912. Çarşamba

Aralıksız dışarıdan asker geliyor. Savaş İlanı haberi her an bekleniyor.

17.10.1912. Perşembe

Bulgar ve Yunan Konsolosları gidiş hazırlığındadır.

18.10.1912. Cuma

Kale komutanı savaş ilan edildiğini vilayete duyurdu. Mustafa Paşa Köprüsü ve askeri fırınlar dinamitlenip  uçuruldu.

23.10.1912. Çarşamba

Dün gece çoluk çocuk yemeğe oturmuştuk. Çok güçlü iki top atıldı. Evler binalar sarsıldı. (…) O aralık mahalle bekçisi sokak kapısını çalarak: Bey’i kaldırın Düşman Bulgar Konsolosunun evine kadar gelmiş demesi bütün kadınların  ah ve inlemesine sebep oldu. (…) Kadınlar hakiki koruyucuya Tanrıya  sığınmaya inanarak akşamüzeri istasyona götürüldüler Bunların gitmesi artık bir daha görüşülmeyecekmiş gibi benim için cidden üzücü ve dayanılması güç  bir durumdu. Ben de gitmiş olsam , artık dönmeyecekmişim, dönmüş olsam hiç bir şey bulamayacakmışım gibi geliyordu.

 5.12.1912. Perşembe

(…)

Edirne’de nüfus:

Ordu 57.000 / İslam 37.000 / Rum 25.000 / Musevi 14.000 / Ermeni: 5.000 / Bulgar 24.000 / Yunan:150

Ve

250 si yabancı 10.000 göçmenle beraber tam150.000 kişi idi.

2Şubat 1913  Pazar

Kumandan Şükrü Paşa, çalışma grubuyla   eski kışlaya taşındı. İstasyondaki Hilal-i Ahmer Hastanesi şehre getirildi.(…) Bir perişanlıktır ki anlatılması mümkün değil… Havaların soğuması yüzünden zorluklar zayıflıyor. Halk açlığı , her şeyi unuttu can baş derdine düştü.

(...)

Mustafa Şevket Bey’in günlüğünden çok az bir kısmını yazabildim. Merak edenler, Edirne Valiliği'ne müracaat ederek kitabı temin edebilirler.

Son yazdıklarımdan sonra anıları bitiyor. Ama yazar Yrd. Doç.Dr. Ratip Kazancıgil bunun bitmediği yönünde bir kanaate sahip.

Dr. Rifat Osman anlatıyor:

18 Ekim 1912

Anlaşıldı ki azgın tarihe yine kanlı lokmalar hazırlanıyor. Acaba tarihimizin sayfalarına yine bir sıkıntının ayrıntıları mı yazılacak. Edirne’den Hareket edecek olan ordu üst rütbelilerinin yüzlerindeki hüzün ezginlik nedendir İstanbul’a giden tren asker aileleri ile dolu. Onlar güvenli yerlere giderken bizleri felakete bırakıyorlardı. Acil bir hazırlıktan sonra İkinci Kolordu Abuk Paşanın komutasında hareket edip Edirne’nin doğusuna çekildi.

21 Ekim 1912

Gönüllü olarak Edirne Redif Fırkasına er olarak katılan geleceğin Başbakanı Talat Bey,(Paşa) yüzlerce yaralıyı İstanbul’a götüren son trenle dönüyordu.  

21 Şubat 1913

Cuma günü yolunu şaşırıp, İstanbul Yolun’da Hadımağa civarına inen sarhoş  bir Rus pilotu Edirne’ye istirahate gelmiş gibi yedi ve içti ve hiçbir şey söyletilemedi. Kuşatılmış bir yerde gazetesizdik , cidden sıkıcı oluyor  Kemal Köyü civarındaki  Sırp fırkası subaylarından özellikle ateşkes döneminde Fransızca gazeteler almayı başaran bir Bosnalı subay ile tanıştık. Ondan aldığım Paris Gazeteleri bizi büsbütün üzdü. Bir kırmızı fes ile bir nargile karşılığında bir hayli illüstrasyon gazetesi daha alındı. Bu gazetelere göre  Osmanlı hükümetinin yeri çok karanlık idi.

26 Mart 1913

Çarşamba günü sabahı alınan kararlar gereğince verilen emirlerle Arda Demiryolu Köprüsü’nün havaya uçurulması ardından gün batışından sonra Hıdırlık Genel Karargahı önündeki telsiz telgraf merkezinin yüksek direğine çekilen düz beyaz bayrak acı hakikati ilan ediyordu.

Kahraman Edirne tam beş aylık kuşatılmış olmanın korkunçluğuna sabırla dayandıktan sonra şan ve şerefiyle teslim oluyordu.

1. Sayfa

​2. Sayfa

Bkz:

 

Edirne Müdafii Şevket Paşa'nın neler çektiğini Dr.Rifat Osman'ın anılarından öğrendik. Şimdi de Şükrü Paşa'nın özgeçmişine bakalım.

http://arpacik.net/upload/images/Yeni-Yazi-Deneme/Edirne%204/Resize%20of%20DSC_8375.JPG

Mehmet Şükrü Paşa (1857-1916)

 1857 yılında Erzurum'da doğdu. Erzurumlu Ayabakan ailesinden Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) Mustafa ile Muhsine'nin tek çocuğu idi

Erzincan Askeri İdadisi'nde başladığı askeri eğitimine İstanbul'da Sütlüce Topçu Okulu'nda devam etti. Bu okuldan 1879 yılında topçu teğmeni olarak mezun oldu[1]. Eğitimi sırasında matematik alanındaki başarısı ile dikkat çekmişti. Bu nedenle Almanya'ya öğrenime gönderildi. Dört seneden fazla Potsdam Garnizonu'nda eğitim gördü. 1880 senesinde üsteğmenliğe, 1883'te kıdemli yüzbaşılığa terfi etti.

İstanbul'a döndükten sonra birçok kurumda askerî talim ve terbiye öğretmenliklerinde bulundu. 1887'de rütbesi binbaşılığa yükseltildi. Süvari Ferik İmrahor Manastırlı Nuri Paşa'nın kızı Zafer Rabia Hanım ile evlendi. Bu evlilikten dünyaya gelen dokuz çocuğundan üç kızı ve bir oğlu olgunluk çağına kadar yaşadı; yedi torunu oldu.

Almanca, İngilizce ve Fransızca lisanlarını iyi bilen Şükrü Paşa, çeşitli askeri görevlerinin yanı sıra Harbiye ve  Darüşşafaka 'da  matematik ve balistik öğretmenliklerinde bulundu. Yetiştirdiği gençler arasında ünlü matematikçi  Salih Zeki de vardır.

1888 senesinde,  Kaymakamlığa 1889'da Miralaylığa terfi etti ve 1893 tarihinde 36 yaşında iken   Mirlivalığa yükseldi. Mirliva'dan  Birinci Ferikliğe yükselene kadar olan askerlik hizmetlerini Edirne'de geçirdi. 1905 yılında Selanik'e gönderildi. Bu sırada askerlik hayatında aşırı disiplin merakı ve titizliği nedeniyle Deli Şükrü Paşa” olarak tanındı.

1908'deMüşirliğe yükseltilen rütbesi,II. Meşrutiyet'in  ilanı ile yapılan düzenlemeler sonucu Ferikliğe indirildi. O sene İstanbul'a gelen Şükrü Paşa, 1912'ye kadar Redif Müfettişliği, Çanakkale Boğazı Muhafızlığı gibi görevlerde bulundu. I.Balkan Savaşı başlayınca Edirne Müstahkem Mevkii Komutanlığı'na atandı. Daha fazla bilgi için: Bkz 

 

Edirne’nin işgalini anlatan savaş öyküsünü üç ayrı kişinin anılarından sizlere nakletmeye çalıştım. Aktardığım kısımlar çok küçük ölçekli alıntılar olsa da içerdiği hüzün dolu yaşanmışlıklar, bizi derin derin düşünmeye sevk ediyor.

Aslında benim kuşağımın kulakları "Bulgar Zulmü"  tanımına aşinadır. Ama bundan çok daha da önemlisi: çapsız, beceriksiz, hatta kişisel çıkarları için milli değerlerimizi ayaklar altına almakta hiçbir sakınca görmeyen kendi insanımızdır.

Bu konuda benim baştan belittiğim gibi dikkatimi çeken çok önemli bir olay var!

O da Talat Paşa’nın Edirne savunmasının içine er kıyafeti ile girerek askerimize yaptığı olumsuz propagandalardır. 

Bunu ne için yapıyor?

İstanbul'daki hükümetin düşmesi için. Yani kişisel hırsı için Edirne’nin Bulgar işgalcilerinin eline geçmesinde herhangi bir sakınca görmüyor.

Pes doğrusu... Başka bir şey diyemedim. Sözün bittiği yer burası olsa gerek.

Bizler biliyoruz ki Masonların ilk büyük üstadı Talat Paşa olmuştur.

Hadi bakalım gel de anlat şimdi!

Diyebilirisiniz ki "Geçmişte yaşanan bir olayı bahse konu zaman diliminin şartları içinde değerlendirmelidir. Bu savunma -bana göre- vatana ihaneti göz ardı etmemizi gerektirmiyor diye düşünüyorum.    

Dr. Bahattin Şakir'in davranışların Talat Paşa'dan pek de bir farklı olmadığını yine yukarıdaki yazılı belgeden öğreniyoruz. 

Bu eylemin arka plânında siyasi beklentiler olması bana göre kabul edilmesi imkansız bir hatadır. Ne acıdır ki bu kişi daha sonra karşımız sadrazam (Başbakan) olarak çıkacaktır.

Hoş o zaman da Dahiliye Nazırıdır. Er kıyafeti ile İçişleri Bakanı!

Murat Bardakçı tarafından yazılan "İttihadçı'nın Sandığı" adlı kitabın 5. sayfasında  "İttihad ve Terakki'nin ne olduğunu ben de pek bilmiyorum, ama idaresi pek müşkil bir şey"  sözü Talat Paşa tarafından söylenmiş. Bunu bir ironi olarak mı kabul edeceğiz?

1909-1911 yılları arasında 8 defa hükümet yıkılıp yeniden hükümet kuruldu. Neticede:

1914 yılında yapılan seçimleri de kazanan İttihatçılar, bir oldubittiye getirerek Osmanlı Devleti’ni 1. Dünya Savaşı’na sokmuşlardır. Talat, Enver ve Cemal Paşaların çeşitli hülyalarıyla girilen savaş Osmanlı Devleti açısından hüsranla bitmiştir. Savaşın mağlubiyetle bitmesi üzerine 8 Ekim 1918’de Talat Paşa Hükümeti istifa etti. Böylece 10 seneden daha az bir süre içinde İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri, birkaç milyon metre kare olarak devraldıkları Osmanlı topraklarını birkaç yüz bin kilometre kareye kadar küçülttüler. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzaladıktan bir gün sonra da gece yarısı ülkeyi terk ettiler. Enver Paşa Türkistan’a, Talat Paşa Berlin’e, Cemal Paşa’da Tiflis’e gitti. Bkz 

Bu satıları kaleme almadan önce Murat Bardakçı tarafından yazılan "İttihadçının Sandığı ve Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi adlı kitapların yanı sıra  Alpay Kabacalı'nın "Talat Paşa'nın Anıları" adlı kitaplardan faydalandım.    

Aşağıdaki fotoğrafı  Edirne Tabyalarının içinde çektim. Uzun uzun yazmaya gerek duymuyorum. Yazıları okunacak ölçüye getirdiğimi zannediyorum. İsterseniz sabrınızı zorlamayacaksam sizden ricam "Alınan Dersler"i baştan aşağı okuyalım.

Bana kalsa alınan derslerden yeni bir yazı konusu çıkarabilirim. Bir örnek vereyim. "Bir harekatta muhabere (Haberleşme) şebekesi  çok önemli bir konudur" şeklinde bir başlık var.

Ne yapacakmışız! Yaşanan yanlışlıklardan ders çıkartacağız... Böyle yazılmış bana göre çok da doğru yazılmış.

Gelin görün ki söylenenler şöyle dursun, yazılanlar bile lafta kalıyor.

İspatı nedir derseniz "Kıbrıs Harekatı" derim. 

Haberleşme eksikliği yüzünden kendi gemilerimizi vurmadık mı? Bkz:

-!..

Biz ders almayız.

-!..

Çözüm!

"Söylenene", "yazılana" değil de "yapılana bakalım".

Suçluyu da en ağır şekilde cezalandıralım.

Edirne'de dayımı ziyaret etme maksadı ile geçirdiğim üç gece dört sonunda dört bölümden oluşan bu yazı ortaya çıktı.

Dilerim ki okuma gayretini sarf eden saygıdeğer okuyucularıma bir faydası olmuş olsun.

Doç Dr. Demokan Erol ve bendeniz...

Tüm içtenliğim ile söylüyorum ki bu yazıyı kaleme alırken çok zorlandım. Üzerinden sadece bir asır geçen Balkan Savaşı hakkında hemen hemen hiç bir şey bilmediğimi fark ettim. (kulaktan dolma bilgileri yok sayıyorum)   

Dolayısıyla da çok utandım. Daha  da acısı... O gün yaşananlarla, içinde bulunduğumuz zaman diliminde yaşananlar arasında hiç, ama hiç bir fark olmadığını gördüm.

Gerçeklerle yüzleşmenin acısını yüreğimin derinliklerinde hissettim. 

İhtirasları uğruna vatanını milletini perişan eden siyaset erbabı, bürokrat veya  asker  geçmişte vardı, her zaman da olacaktır.  Bu gerçek hayatın akışı içinde "olmaz ise olmazlardandır."

Önemli olan halkın eğitiminin üst düzeye çekilmesidir!

Çünkü...

Ancak bu suretle "doğru değerlendirme" olanaklarına kavuşabiliriz. 

Liyakat esasından uzaklaşıldığı ölçüde kötü sona şaşırmamak gerekiyor.

Yanlış kararda ısrar ederek, doğru sonuca ulaşmak olanaksızdır. 

Örnekleri ortada. 

(...)

Balkan Şavaşı'nda hayatlarını kaybeden başta Şükrü Paşa olmak üzere  tüm şehitlerimize,

Anılarını yazmak sureti ile gerçekleri öğrenmemize vesile olan

Hafız Rakım Ertür, Mustafa Şevket Dağdevirenzade ve Dr. Rıfat Osman'a Allah'dan rahmet dilerken,

Olağanüstü gayreti ile bu anıları eski Türkçe'den günümüz Türkçesi'ne tercüme eden Yard. Doç Dr. Ratip Kazancıgil'e sağlıklı yaşam diler saygı ile ellerinden öperim.    

Bir kere yanlış trene bindiyseniz;

koridordan ters tarafa yürümenin hiçbir faydası yoktur.

                                                                                                                                                                                                                                                                                  Friedrich Nietzsche

              25 Ocak 2015 / ANKARA

 

 

Bu yazı 2065 kez okundu...