Edirne 2


Selimiye Camii

28 Kasım 2014 Cuma

Bu sabah Demokan, Prof Dr. Uğur Kuyumcuoğlu'nu üniversitedeki makamında ziyaret edecek. Zamanımız sınırlı. Cumartesi akşam 17:45 uçağı ile dönüyoruz.

Dolayısıyla öğlene kadar geçecek süreyi mutlaka değerlendirmem lazım.  İmkânlar çerçevesinde kenti fotoğraflamak istiyorum. 

Demokan'la anlaştım. Öğlene doğru Selimiye Camii civarında buluşacağız. Plân bu. 

Edindiğim bilgilere göre Cuma günü Edirne çok kalabalık olurmuş. Çevre illerden olduğu kadar Yunanistan ve Bulgaristan da çok sayıda turist geliyormuş. "Yerli turist gezi, yabancı turist alışveriş için geliyor" diyorlar.

Hafta sonlarında Edirne otellerinde boş yer hemen hemen olmazmış. Rezervasyonsuz Edirne'ye gelmek akıl işi değil diyorlar.

İlk aşamada cami fotoğrafı çekmek istiyorum. Taş çatlasın iki saat vaktim var.

Cuma namazı dolayısıyla camiler normal günlere nazaran daha kalabalık oluyor.

Herkesin ibadet ettiği bir saatte fotoğraf çekilemeyeceğine göre... Hemen yola koyulmam gerekiyor.

İstikamet Selimiye Camii. 

Durum bu, kahvaltıdan sonra yollara düşüyorum. 

Selimiye Camii'ni ilk defa 1974 yılında görmüştüm. Dayım götürmüştü. Elimde o zamanın iyi makinelerinden sayılan Mamiya C 330 var.

Film pahalı, bilgi sınırlı, istek ise dorukta.

Malum, kutu makineyle çekim yaparken üstünden aşağı doğru bakmak gerekiyor.

Sırt üstü yatarak aklım sıra kubbeyi fotoğraflayacağım. Göbeğimin üstüne koyduğum makineye bakarken kafamı kaldırınca  (L)  şekline girmem gerekiyor  

Tabir-i caizse yerlerde sürünüyorum. Allahtan cami kalabalık değil ama görüntü hiç hoş değil.   

Sonuç! Rezalet. 

Yaşadıklarım film şeridi gibi gözümün önünden akıp giderken saat 09:59 olmuş.

Ortalıkta hiç kimsenin olmayışı iyi, hayallerimin peşinde koşmaya hazırım.

İlk fotoğrafı çekiyorum.

SELİMİYE CAMİİ

Avlu

Ayakkabılarımı kolayca çıkartıyorum. Çünkü Ankara'dan yola çıkarken bu durumu hesaplayarak yol için bağsız -cırt cırtlı- bir ayakkabıyı tercih etmiştim.

Diyeceğim o ki cami fotoğraflayacaksanız ve zamanınız da kısıtlı ise,  kolay çıkartılıp kolayca giyilebilen bir ayakkabı minimum stres demektir.  

Deneyin hak vereceksiniz.

İki objektif ile camiye girdim.

24-70 ve 12-24 mm.

Saat 10:00. İç mekanlar gerektiği kadar aydınlık değil. Bir yandan da temizlik yapılıyor

Tripod taşıyacak durumda değilim. 

Düşük enstantanenin ortaya çıkardığı sorunları aşmak için makinemi cami içindeki bölmelerin üzerine koyarak çekim yapıyorum.

Eski bir avcı olduğum için tetik düşürmeden önce uygulanan "nefes kesme" konusunda antrenmanlıyım. Sık sık ifade etmeye çalışırım. Avcılıkla fotoğrafçılığın çok sayıda benzer nitelikleri var.

Sonuçta ortada bir yarışma yok ki!  Olduğu kadar diyerek bir yandan kendimi teselli ederken bir yandan da daha iyi ne yapabilirim sorusuna yanıt arıyorum. 

Selimiye Camii'nin kubbesi

Toplu ibadetten daha çok seviyorum yalnız ibadeti...

Hele hele içinde bulunduğumuz dönemde "sırf beni görsünler " diye camiye gidenleri bildiğim için bu fikir bana daha cazip geliyor.

Toplu ibadetin temelinde arkaik alışkanlıklar var diye düşünüyorum. "Kim bizden kim değil" sorusuna yanıt aranmıştır.

Sonuç alınabilmiş mi?  Bence hayır. Öyle olmalı ki bir yandan Müslüman görünmeye çalışırken diğer yandan da "Bakara makara" veya "Bu milletin...." diye başlayan cümleyi güle oynaya söyleyebiliyorlar.

Kamera, bir düşünceye eşlik ettiği takdirde, etik sorgulamalardan hiç bir zaman yakasını sıyıramaz / Çerkes Karadağ 

Şimdi bir noktaya dikkat çekmek isterim. Selimiye Camii bizim için çok önemli. Zaman zaman biliyoruz ki "mimari başarı" bağlamında sık sık Ayasofya ile mukayese edilir.

Diyeceğim o ki bu muhteşem eseri uygun bir açı bularak fotoğraflamak başlı başına bir dert. Bir yanda yarım kalmış bir iş, diğer yanda elektrik direkleri, plastikten mamül ıvır zıvır üretimler vs.

Bir tespit yapmak isterim.

- Bu eseri ziyaret eden milyonlarca kişi  milyarlarca fotoğraf çekiyor. Doğru mu?

- Doğru

- Görüntü kirliliği yaratan abuk sabuk objeler de bu suretle tüm dünyanın gözleri önüne serilmiş olmuyor mu? 

- Doğru, oluyor

- Ayıp değil mi?

-Yani... (Bu  cevap "her an kıvırabilirim"  demenin bir alt basamağı)

- Hani biz çok temizdik! 

-!..

Sorgulama metodu ne acıdır ki her seferinde bizlere "aynaya bir kere daha bakmamızın acil bir gereksinme" olduğunu gösteriyor.

Çözüm: 

Aydınlatma ihtiyacını kablosuz ve direk olmadan yapabiliriz. Neyi nereden kaldıracağınızı bilmiyorsanız sizi başarıya götürecek formülü söylemek isterim.

İşin ehli bir fotoğrafçı çağırın. Olmadı bir kaç tane fotoğrafçı çağırarak bir danışma heyeti oluşturun. Onların  "kaldırın" dediği engelleri hiç vakit kaybetmeden yok edin.

Benim size önereceğim isim Çerkes Karadağ.

İşin hoş tarafı "Görme Kültürü" başlığı ile yayınlanmış 3 ciltten oluşan bir dizi kitabı var.

Sayısız ödül sahibi Çerkes Karadağ'ı tanıma fırsatım olmadı. Onu yazdığı kitaplarından takip edebiliyorum.

Bu kitapta yapmış olduğu tanımlamalar çok çarpıcı. Okudukça: "Vay anasına, tam da düşünüp dillendiremediğimi yazmış" diye diye mırıldanıp duruyorsunuz.

Şu anda anlatmaya çalıştığım konu için Çerkes Karadağ şöyle diyor:. 

"Görüntüler yararlı oldukları kadar yaralayıcı bir rol da üstlenebilir."

İşin özü de özeti de bu.

Kameranın, yaşamı görünür hale getirmeyi başaran bir araç olması, onu yer yer totem gibi saygı duyulan, bir inanç anıtı haline getirmiştir. / Çerkes Karadağ

Çerkes Karadağ kimdir? Bkz:

Avcı ve fotoğrafçı çok çabuk görür. Algılama uzun süren bir süreç sonunda yerine oturur.

Miniskül ayrıntıları kendine dert edineceksin. Mükemmele ulaşmak ana hedef olacak!.

Benim bildiğim kadarı görme üzerine farklı kitaplar olsa da bunun bir okulu olduğunu zannetmiyorum.

En kısa sürede bu yola girilirse bu eserleri fotoğraflamak isteyen herkes, makineyi yüzüne aldığı anda sizleri hayırla yad edecektir. Bundan hiç şüpheniz olmasın. 

Bazı fotoğrafçılar fazladan göze sahiptir!

Çünkü onlar kamerayı ayrıştırıcı gözün keskinliğine kavuşturmayı başarmış fotoğrafçılardır. / Çerkes Karadağ

Not: Camiler hakkında internet sitelerinde o kadar çok bilgi var ki... Hangisi tam doğru, aralarında nasıl bir fark var sorusuna yanıt bulmak -en azından benim için- çok zor. 

Ben sizleri Edirne Müftülüğü'nün sitesine yönlendirmeyi uygun buldum. Takdir sizlerin. Bkz:

Selimiye Camii'nin hemen karşısında Eski Camii var. 

Onun da çok yakınında Üç Şerefeli Camii...

Sırasıyla bunları da fotoğraflamak istedim.

Bu yazıda sizlere sunmak istediğim Selimiye Müzesi'ni bir sonraki yazıma ertelemek istiyorum.

Müzede eşsiz eserler var. İmkânınız var ise Edirne gezisi sizi çok mutlu edecek.

Çok çarpıcı şeyler göreceksiniz. Ben bunların izini sizlere sunacağım.

Yoksa herkesin gördüğünü neden yazayım ki!

ESKİ CAMİİ

Edirne'nin ilk anıtsal yapısı, 1403'de Süleyman Çelebi'nin yapımını başlattığı, kardeşi Musa Çelebi'nin devam ettirdiği ve 1414'te Mehmet Çelebi tarafından tamamlanan Eski Cami'dir. Bkz:

Eski Camii

Her görüntü, bizi önce duygusal anlamda uyarır. Uyardığı oranda da gösterdiğimiz tepkilere muhatap kalır / Çerkes Karadağ

ÜÇ ŞEREFELİ CAMİİ

Üç Şerefeli Camii, sanat tarihçileri tarafından "Osmanlı mimarisinin klasik dönemine geçişin hazırlayıcısı" olarak kabul edilir.

Sultan II. Murat tarafından 1437-1448 yılları arasında şehir merkezine yaptırılan cami, iri kitlesi ve farklı biçimlerde tasarlanmış dört minaresiyle Edirne siluetine damgasını vurur. Bkz:

Dört Minare Dört Ayrı Özellik ve Eşi Bulunmayan bir Kapı

Dört minaresinin biri üç, biri iki, ikisi birer şerefeli olup; baklavalı, şişhaneli, çubuklu ve burmalı motif üsluplarıyla bezenmiştir.

Camiye adını veren üç şerefeli minare, Selimiye yapılana kadar minarelerin en büyüğü kabul edilirdi. Külahıyla birlikte 76 m. olup, merdivenindeki toplam basamak sayısı 203'tür.

Şerefelerine üç ayrı yoldan çıkılır.

Bu tarzıyla bir ilktir ve birinci merdiven bir ile üçüncü şerefeye, ikinci merdiven ikinci ile üçüncüsüne, üçüncü merdiven ise; doğrudan üçüncü şerefeye götürür.

Üç Şerefelinin bir başka özelliği; camisiyle birlikte kesme taş kullanılarak yapılan ilk minare oluşudur.

Baklavalı minare Fatih Sultan Mehmet döneminde yaptırılmıştır.

Dört minareyi de ayrı ayrı fotoğrafladım. Dilerim ki adlarını yanlış yazmış olmayayım.

    

Baklavalı -  Burmalı

    

 Şişhaneli - Çubuklu

Bu fotoğrafları iki saate yakın bir zamanda çekebildim.

Edirne'de 3 gün kaldık. Bu süre zarfında 1125 kare fotoğraf çekmişim.

Onları yayınlanabilecek bir hale getirebilmek için hemen hemen 10 gündür tam mesai yapıyorum.

Sağlık Müzesi dışında  iki yerden çok etkilendim:

 Selimiye Müzesi

Ve 

Edirne Savunmasının yapıldığı Balkan Savaşı Müzesi / Şükrü Paşa Anıtı...

Bu müzeyi göz yaşlarımı içime dökerek gezdim diyebilirim. 

Bu gezi sonrası Balkan Savaşı hakkındaki bilgimin çok yüzeysel olduğunu fark ettim.

Savaş esnasında yaşanan bir çok acıklı olay var. 

Bu konuda. Doç Dr. Ratip Kazancıgil iki  kitap yazmış.

Balkan Savaşı'nda Edirne Savunma günlerinin birinci baskısı 1986 yılında yayınlandı

     

Kitabın genişletilmiş 2. baskısı ise 2013 yılının mayıs ayında yapılmış.

İçeriği ile  çok önemli bazı noktaları bu gezi sırasında dayımın ağzından dinledim. 

Bu anıları kısmen de olsa aktarabilmeyi umuyorum!

Yazacaklarımın  "mangal sohbeti" olmasını istemediğim için Ankara'ya geldikten sonra kitapçıları gezmeye başladım.

"Aynı konuda yazılmış başka kitap var mı?"  sorusuna yanıt arama arzusu ile....

Konuya şüpheci yaklaşmak bana göre işin olmazsa olmazıdır.

Bu bakış açısı ile biri yabancı bir yazara ait olmak üzere 4  ayrı kitap buldum.

Birinin bizzat Talat Paşa'nın anıları olması çok ama çok önemliydi.

Çünkü eleştirilerin merkezinde o var.

Tek sorun  "uzunca bir zamana" ihtiyaç var.

(...)   

 

 

 

Balkan Savaşı ve İttihat ve  Terakki Cemiyeti hakkında bilgi edinmek isteyenler için Bkz:

Gündem her gün değişiyor. Yetişmek mümkün değil.

Osmanlıca öğrenelim mi öğrenmeyelim mi?

Bu konuda söylenmedik söz kalmadı.

Ben farklı bir şey söylemek istiyorum.

Balkan Savaşı'nın üzerinden yaklaşık olarak 102 sene geçmiş.  Yukarıdaki kitaplar bu konuda yazılan eserlerden sadece birkaçı.

Bırakın Osmanlıcasını... Türkçesini okuyan kaç kişi var!  O acı tecrübeden kim ders çıkartmalı!  

Uzman yetiştirebilirsen eserlerin tercüme edilmesinde hiç bir sakınca yok. Faydalı olur.

Ama unutmayalım ki bu belgelerin de arkası yok, Osmanlıca da yeni dünyanın yükselen değeri değil.  

Siyaseten "benim dediğim olacak" demenin de faydası yok.,

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine'in Londra'ya özel bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine "40Yıl Boyunca Açıklanmayacak" damgası vurulan mektubun küçük bir kısmıdır.

Atatürk'ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok.

Bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır.

Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum:

Bu da Atatürk'ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              Percy Lorainea

Geçmişten  öğrenmek  ile  geçmişte  yaşamak  aynı  şey değildir.

                                                                                                                                                                               Kenneth Auchincloss

 

Devam Edecek

Edirne 3

  Selimiye Vakıf Müzesi ve Edirne Çarşıları     

 

               16 Aralık 2014 / ANKARA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazı 1673 kez okundu...