Avcı Babam ve Ben


Şadi Yazgan Beyefendiyi ilk defa 18 Haziran 2006 Pazar günü İstanbul'da Sn. Ali Üstay'ın evinde görmüştüm.

Bkz:http://arpacik.net/www/Icerik_Detay.asp?Icerik=96

Şadi Yazgan / İstanbul - 2006
(1907-2011)

Arkadaşları ile bir masada oturuyordu.

Ben de fotoğraflarını çekmiştim.

İyi ki çekmişim. Yeri geldi lazım oldu.

Şadi Yazgan 104 yıllık yaşamı boyunca 3 padişah, 1 halife ve 11 cumhurbaşkanı görmüş.

"Avcı Babam ve Ben" adlı kitabında Sn.Nergiz Yazgan böyle yazıyor.

Daha neler neler anlatıyor...

Peki şimdi soralım. Avcıların kaçı bu kitabı okudu?

Bu sayının çok sınırlı olduğunu düşünüyorum. Yazık ki ne yazık.

Avcıların çok büyük bir çoğunluğu genel olarak kitap okumaz.

Bunu bilmekte yarar var.

Onlar "Sözlü kültür" aşamasından "yazılı kültür" aşamasına geçemeyen toplumun bir parçasıdır.

Okuyan, sayıları birkaç binle sınırlı olan avcı kardeşlerim bu değerlendirmenin dışındadır.

Onları özellikle tenzih ederim.

(...)

Nereden geldik? Nereye gidiyoruz!

70'ine merdiven dayadım... Böyle bir devri, dönemi hiç ama hiç anımsamıyorum.

Ben de pek çok kişi gibi toplumun akıl tutulması yaşadığını zannediyorum.

Hangi televizyon kanalını açarsan aç...

1000 sene evvel "kerameti kendinden menkul şeyh (!) şöyle buyurmuş, şöyle demiş" ten öte bir şey yok.

Önce Arapça bir şeyler söylüyor. (Zannedersin ki ikinci dilimiz Arapça.)

Daha sonra Türkçesini.

Baştan söylesen olmaz mı?

-!..

Örnek o kadar çok ki...

Habertürk televizyonunda yayınlanan bir programda katılımcının iddiasına göre:

İbn-i Sina (M. 980-1037) tıp alanında bugünün bilgilerinden çok daha fazlasına sahipmiş.

Tüm kalbimle inanıyorum ki İbn-i Sina yaşasaydı bunları sopa ile kovalardı.

Dönemine ışık saçan birinden ancak bu beklenir.

Konuşmacı aşka gelmiş olmalı ki "tıp fakülteleri de beslenme konusunda bilgi sahibi değil" diyebiliyor.

Bir anlamda Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü / Beslenme Bilim Dalı'nı kendince yok sayıyor.

-!..

Keşke bu kadarı ile yetinebilse!

-!..

Ona göre Batı, % 90'ı insan %10'u domuz olan bir canlı yaratma peşindeymiş.

(O anda programı yürütmeye (!) çalışan hanımın yüzünü görmenizi isterdim.)

Ağzından ister istemez "nasıl yani" kelimeleri döküldü...

Sizi bilemem ama ben "pes" diyorum.

Cehaletin bu kadarı ancak eğitim ile olur.

 

Ülkemde hakim iklim bu.

Çözüm!

Bir örnek vereceğim. Çözüm yolunu göreceksiniz.

(...)

Şimdi sizlere geçen sene dostlarımla yaşadığım bir geceyi anlatmak istiyorum.

Geç kalmış bir yazı olsa da "kayda değer vasfını" kaybetmediğini düşünüyorum

(...)

Çamlıdere içine kapanık.

Üretimden hiçbir şeklide nasiplenememiş, Ankara'ya 100 km mesafede köyden biraz hallice bir ilçe.

En az Doğu illeri kadar gözetilmeye muhtaç.

Genç kuşak Çamlıdere'den kaçıyor.

İş alanı yok ki! Ne yapsın?

İlçede bir adet ticari araç var. Adliyesi yok.

Öğretmeleri 100 km öteden ilçeye gelip, aynı gün geri dönüyor.

Çamlıdere Barajı ilçe sınırları içinde, ama gelin görün ki ilçeye bir dirhem faydası yok.

İddiaya göre var olan sisteme atık sular karışıyormuş. "Elimizde raporlar var" diyorlar.

İnsanlar ellerinde bidonlarla site site dolaşarak temiz bir içme suyu arıyor.

Bu neyin göstergesi olabilir? Hangi iddiayı doğrular?

9 yıldır yazı ve sonbaharı burada geçiriyorum

Yöreyi ve insanını seviyorum. Gözlem yaparken de "nereye ne faydam olur?" diye bakıyorum.

Geçmişde yapılan tespit doğru olmalı ki "Gafada kelebekler uçuşuyor."

(Bkz: http://arpacik.net/www/Icerik_Detay.ASP?Icerik=305)

Hayat bana "her şeyin insanla başladığını, insanla bittiğini" öğretti.

Başarı "donanımlı" insanla oluyor.

Bilgili, çalışkan, ahlâklı ve etik değerlerden haberdar eğtimli insanı kast ettim.

Bu bağlamda Çamlıdere'de fotoğrafçılık yapan Halil Altıntaş'la zaman zaman sohbet ederiz.

Halil Altıntaş bir gün bana:

- "Abi sizin bana anlattıklarınızı ben de kızıma çocuklarıma anlatıyorum.

Konular onların da ilgisini çekiyor. Bir gece sizi evde ziyaret etmek istiyoruz" dedi.

Ben de ona bu ziyaretten mutluluk duyacağımı söyledim. Bundan daha güzel ne olabilir ki!

Aradan kısa bir süre geçti. Bir akşam ailecek gelerek bizi sevindirdiler.

Laf lafı açtı. Sohbet öyle bir noktaya geldi ki, çocuklara birer kitap hediye ederken bir anda:

"Bunları okur ve burada özetlemek sureti ile bizlere anlatabilir misiniz "diye sordum.

Çocukları tanımadığım için okuduklarından emin olmak istedim.

"Olur" dediler. 15 gün sonrası için yeniden sözleştik.

Bahse konu kitabın biri "Avcı Babam ve Ben" diğeri de Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan köşe yazılarımdan derlediğim "Arpacık" idi.

Ceyda "Avcı Babam ve Ben"i, amcasının oğlu Zuhuri ise Arpacık'tan alınmış bir öyküyü anlatacaktı.

Sunu "20 dakikayı geçmeyecek şekilde olmalı" diye bir de şart koştuk.

Süre konusunda onları geleceğe hazırlamak istedim.

Beklenen gün geldi.

Kitap odasında bir düzenek kurduk.

Konferans sonrası "soru sormak serbest" dedikten sonra dinleyicilere not almaları için kağıt kalem dağıttık.

Ceyda Altıntaş söz aldı...

Ve...

Şadi Yazgan Bey'i anlattı...

Ceyda Altıntaş - Zuhuri Sinan Altıntaş

Orada olmanızı çok isterdim.

Damarlarımda deli gibi akan kanın sesini duyar gibi oldum.

Bunun adına "umut" da diyebilirsiniz "ışık" da...

Ceyda 20 dakika boyunca önündeki kağıda hiç bakmadan gürül gürül aktı gitti...

Özellikle Nergiz Yazgan Hanımefendi'nin orada olmasını çok isterdim.

Bu küçük çaplı dinleyici grubu Ceyda'dan Şadi Yazgan'ın hayatını dinlerken çok duygulu anlar yaşadı.

Bundan daha güzel ne olabilir ki!

Soldan sağa : Taner Bulut -Kamil Durcan - Feyza Altıntaş - Halil Altıntaş - Melek Altıntaş

Hacer Durcan - Atilla Dinçmen - Hande Durcan - Ömer Durcan - Asuman Aksoy - Ümran Bora

Konferans bitince Ceyda'yı yürekten alkışladık. Kendisine sorular sorduk.

Aldığımız cevaplar bizlere Ceyda'nın kitabı içselleştirdiğini anlatıyordu.

Önemli olan da bana göre buydu.

Özde, Ceyda hepimizden tam puan aldı.

Zuhuri de seçtiği öyküyü bizlerle paylaşarak geceye renk kattı.

Çamlıdere'de benzer nitelikleri sergileyecek çocukların var olduğu bir gerçek.

İş ki onlara fırsat tanıyacak yetişkin kişilerin kararlığı...

100 yıl sonra yaşayacak avcı kardeşlerim.

Temel sorun: çocuklara ve yetişkinlere verilen eğitim ile ilgili.

Toplamına "beşeri sermaye" diyebiliriz. Bu ne denli güçlü ise o kadar büyük bir ülke olursunuz.

2. Dünya Savaşı sonrası ortada ne Almanya vardı ne de Japonya.

Neredeyse haritadan silineceklerdi.

Diğer tarafta bu savaşa katılmayan bir ülke... Türkiye.

69 sene sonra bahse konu bu 3 ülkeyi, yaşam standartları bağlamında irdeleyin.

Varılan sonuç hüzün vericidir.

Öğrenmenin sonu olmadığını bir türlü anlayamıyoruz.

Çocuklarımızı 21. yüzyılın gereksinmelerini karşılayabilecek bilgilerle donatmadığımız sürece...

Var olan aksaklıkları asla ortadan kaldıramayacağız.

Cehaletin eriştiği boy beni korkutuyor.

Mücadele için "uzun soluk" işin "olmasa olmazıdır."

 

 

Bir ülkede gölgelerin boyu insanların boyunu geçmişse...

O ülkede güneş batıyor demektir.

 

 

Mehmet Emin BORA

26 Mart 2014 / ANKARA

 

 

Bu yazı 2291 kez okundu...