Çatalca - Şemdinli


36 yıl önce ve şimdiler... Yaşanan acı gerçekler...
3'üncü Bölüm

Tisi / Soğuksu

36 sene sonunda gördüğüm odur ki Yüksekova değişmemiş!

Düzensiz bir mimari (!) yapılaşma, hemen hemen "yok" denilecek bir sanayi, verimsiz bir tarım, çok sayıda hayvan sürüsü olmasına rağmen et ürünlerini kapsayan bir tek entegre tesis olmaması, "değişti" diyenlerin iddialarını değil benim gözlemlerimi kanıtlar.

Yüksekova /2013

Yol boyunca satılan ışgın Doğu illerinin vazgeçilmezi gibi...

Tadı salatalığı anımsatan bu bitki, taşıdığı özelliklerinden olsa gerek büyük rağbet görüyor.

Ha bunu yemişsin ha eczaneyi yutmuşsun! Böyle bir şey.

Uçkun (Işgın)

Işgın hakkında daha çok bilgi edinmek isteyenler aşağıdaki adrese girmek sureti ile yeterli bilgiye sahip olabilirler

Bkz: http://www.bilgiustam.com/uckunisgin-nedir-faydalari-nelerdir/

Oslo Otel'in penceresinden görünen akarsu büyük bir ihtimalle ilçenin pis sularını taşıyor olmalı ki, berbat kokusu her yerden hissedilebiliyor.

Üstü taşkınlara karşı kapatılmamış ise!... Vay başımıza gelecekler...

Yüksekova /2013

Otelin penceresinden çekmiş olduğum aşağıdaki fotoğraf karesine önceleri pek bir mana yükleyememiştim.

Geride kalan günler bu konuda bana çok şey öğretti.

Yüksekova'da iki gün kalarak ilçe hakkında öğreneceklerimin sınırlı olacağı doğal olarak tartışılmazdır.

Dolayısıyla daha fazla bilgi edinmek için internet sitelerini araştırdım. Önce, aşağıdaki siteye girip var olan yazıyı sonuna kadar okumanızı özellikle rica ederim.

Bkz:http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-32593-26-atesin-dustugu-yer-yuksekova.html

(...)

"Aaa birdenbire nasıl da oldu?" şeklindeki şaşkınlık ifade eden nidalarımız bilin ki ilgisizliğimizden.

İlgi yoksa bilgi de yok.

Yüksekova'nın yaşadığınız kente olan uzaklığı; bizim o ilçede yaşanan sorunlara kayıtsız kalmamızı gerektirmez.

Nasıl ki sevinci paylaşıyoruz, acıya da ortak olmamız "olmazsa olmaz" olmalı.

Ama ne çare ki bunların hepsi laf kalabalığından öte gidemiyor.

Sizi bilemem ama ben yazıyı okuyunca dehşete kapıldım...

İlçede 2012 itibarı ile 2000 eroinman yaşıyormuş!

2000 yılında bu sayının 7000 olduğunu Yüksekova'da yaşayan birinden duydum.

Uyuşturucu alışkanlığının İran'dan gelen afyon ile başladığı, zaman içinde afyonun yerini eroine terk ettiğini bana anlattılar.

36 sene evvel Yüksekova kaçakçılığın doruk yaptığı bir ilçeydi.

Ankara'ya telefon edebilmek için 25 km'lik yolu zor bela 1 saatten fazla bir zamanda kat ettiğimi hatırlıyorum.

Eşimle konuşmak, çocuklardan haber almak için sabah 09:00 sularında ihbarlı telefon yazdırırdım.

Tek bir tuşla dünyaya erişebilen yeni jenerasyon "ihbarlı" tanımını anlamlandıramaz.

(İsmini verdiğiniz kişi telefonun diğer ucundaysa konuşacağınızı bildiriyordunuz. Rastgele biri ile konuşmak istemezdiniz. Telefonla şehirlerarası görüşmek o zamanlar pahalı bir işti.)

Yazdırma işleminden sonra beklemeye başlardınız... En kısa süre 3-4 saat gibi olurdu. 7-8 saati aşan günler şaşırtıcı olmaktan çıkmıştı. Operatörden "Ne yapayım hatlar meşgul" şeklindeki fırça her an emrinizdeydi.

Bu uzun süren bekleyiş sırasında Yüksekovalı köylüler selam vererek bana yaklaşır ve hangi jandarma karakolunda görev yaptığımı sorarlardı.

Diyalog şöyle gelişirdi.

- Merhaba gomitan sen hagi garakulda dururisin?

- Çatalca... Deman.

- Haaa anlamişem... Orada çoh ot vardir... Şehidan Dağı'nda.

- Doğrudur çok ot var...

- Biz gelah bir gece goyunlari orada yayah, otlatah!.. Hı ne diyorsin?

- Tabi olmaz mı? Mutlaka beklerim.

-!..

(Bir süre kısık gözlerle beni süzdükten sonra)

- Gomitan senin agzin başka söylir, gözlerin başka söylir vallah...

Bu kısa diyalog taraflar için yeterince anlamlı olurdu.

O dönemde koyun kaçakçılığı çok revaçtaydı. Koyun otlatma bahanesi ile sınırlara çıkan büyük çaplı sürüler bir anda çobanlar tarafından İran'a doğru sürülür, eylem bu şekilde sonlandırılırdı.

Temel sorun sınıra yaklaşmaktı. Çünkü yanlış hatırlamıyorsam 5 km'lik bir güzenlik bölgesi söz konusu idi.

Bu bölgeye girmek kesinlikle yasaktı.

Koyun sürüleri 10.000 adet olduğu gibi 40.000 adet de olabilirdi.

Koyun kaçakçılığının hazırlık evresi vardı.

Normal zamanda 300 veya 500 adetten oluşması gereken koyun sürüleri bir anda binlere veya katlarına çıkar ve üzerlerine sürülen boyalar çok farklılıklar arz ederse bilirdik ki mutlaka bir kaçakçılık girişimi olacak.

Boya ile işaretleme işi koyunlar İran'a geçince herkes kendi koyununu ayırt edebilsin diye yapılırdı.

Ben o insanlarla gece gündüz beraber yaşardım. Dolayısıyla pek çok şeyi bilirdim.

Mehmet Emin Bora / Arka planda Şehidan Dağı
1977

Şimdi yeri geldi birkaç şey söylemek isterim: Görev yaptığım süre içinde orada yaşayan insanları asla aşağılamadım. Onlardan hiç bir şekilde menfaat temin etmedim.

Bırakın parayı pulu, menfaat kavramının içinde tavuk, süt, yumurta, yağ, bal dahildir.

O zamanlar mahrumiyet bölgelerinde bu saydığım gıda maddeleri yeri geliyor para ile de alınamıyordu.

Karakolun kapısına bırakılan yiyecekler günlerce orada dururdu.

Dolayısıyla bu konuda da çok kısa sürede anlaştık.

Kendimi o insanlara hizmet verebilmek, yaşamlarını korkudan uzak, huzur içinde sürdürebilmeleri için programladım.

Köylünün zaruri ihtiyaçlarını karşılaması hususunda yardımcı oldum.

Bu konuya özelikle açıklık getirmek isterim. Şehidan Dağı'nın İran'a bakan yüzünde (Doğusunda) Rızaiye yerleşim yeri vardı.

Dağlar veya sınırlar iki ülkeyi ayırsada beşeri münasebetleri sonlandıramıyordu.

Sınır aileleri ikiye ayırmıştı.

Dolayısıyla zaman zaman bölgedeki köylerden Rızaiye'ye gitme talebi geliyordu.

Akrabasını görecek, olmadı kız alıp kız verecek. Anlattıklarım işin sosyal boyutu.

Bir de ayakta kalabilme mücadelesi var!

Anlatayım;

Bir teneke gazyağı Şemdinli'de 100 TL'ye satılırken hududun öte tarafında 5 TL'ye satılıyordu.

Bu insanların yaşayabilmesi için bir katırın taşıyabileceği o 4 teneke gazyağına, 50 Kg şekere ihtiyaçları vardı.

Gazyağı deyip geçmeyin. 36 sene evvel karakolda da aydınlatma için gazyağı yakardık.

Devasa büyüklükte bir jeneratör olmasına rağmen parça ve yakıt sıkıntısından dolayı çalıştığını bir gün bile görmedim.

İlk tüpü ben getirmiştim. Bu tür gelip gitmelere o dönemde kontrol etmek şartı ile müsahamalı davrandım.

Yaşayabilmelerinin bir başka yolu yoktu.

Ayrıca, toplam 40 askerle sabit bir karakolu ve yaklaşık 20 km.lik hududu ortalama yükseltinin 2000 m olduğu bir arazide, 24 saat gözetim altında tutmak, o günün şartları dahilinde hemen hemen imkansız gibiydi.

Otoriteyi kaybetmek yerine onların saygınlığını kazanırken kontrol yapma yolunu seçtim.

İzin vermeseydim!

Mutlaka ama mutlaka geçeceklerdi.

Çünkü yaşam savaşı veriyorlardı.

Giriş ve çıkışları kontrol altına almak sureti ile bir orta yol bulmuştuk.

Bu suçsa -ki suçtur- ben bu suçu işledim.

Günümüzde ihtiyaçlar bu ölçüde ise yine de işlerim.

Nazım'ın dediği gibi "vatan hainliğine" devam edebilirim.

Bkz: http://www.siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/vatan_haini.htm

"Yaşam hakkı her şeyden kutsaldır" diye düşünmekteyim.

Bunun dışında sorumluluğu bana ait olan bölgede bir tek koyun kaçakçılığı olmadı.

Bunu namus meselesi yapmıştım.

Sabahları erken kalkıyoruz.

Otelde kahvaltının başlama saati ne ise o saat biz oradayız. Gün ancak böyle değerlendirilebiliyor.

Otelden çıkar çıkmaz aşağıdaki fotoğraf karesindeki çocukları görüyorum.

Bana uzaylı görmüş gibi bakıyorlar.

Aslında hemen hemen tüm çocukların ortak davranış biçimi bu.

Birileri çocukları formatlamış. Doğru tespit bu olsa gerek.

Ben konuşmaya başlayınca çocuklar normale dönüyor.

36 sene evveli onların anlayacağı şekilde anlatmaya çalışıyorum.

Fotoğrafın ne denli önemli olduğunu da örneklerle anlatınca aşağıdaki kareyi oluşturuyorlar.

Çok da iyi yaptıklarını seneler sonra anlayacaklar.

Ne olacaksınız? diye sorduğumda veteriner diyen de oldu, sağlık memuru diyen de...

Okusunlar, meslek sahibi olsunlar. Tek çözüm bu.

(Bu arada var olan kareye girmemekte ısrar eden bir 4. çocuk daha var. Ne kazandı acaba?)

Soldan sağa: Çekdar Sümer - Talip Şanlı - Doğukan Bozkurt

Düşüyoruz yollara. İstikamet Durak üzerinden Çatalca...

Yol sapağına gelince bir ilk okul var.

Çocuklar okul bahçesinde "Türküm, doğruyum çalışkanım..." şeklinde devam eden andı tekrar ediyorlar.

Hoca ise düşünceli...

İroniye bakar mısınız?

-!..

Dağdaki "Kürdüm" derken çocuklar "Türküm" diyor.

Ana ve babanın ise bir tek sorunu var.

Geçim derdi.

Çark nasıl dönecek?

Temel problem bu.

(...)

Dr. Reşit Galip'in 1933 yılında kaleme aldığı bu andın kendisini Türk olarak tanımlamayan insanlara "bu saatten sonra bir faydası olmaz" diye düşünüyorum.

"Dr. Reşit Galip kimdir?" diye merak ediyorsanız!

Olur ya...

Bu eşsiz vatansever insanı tanıyın derim.

Bkz:http://www.milliyet.com.tr/2007/11/25/yazar/dundar.html

Köy meydanına geliyoruz. Geleceğimizden önceden haberdar olan arkadaşlar bizi karşılıyor. Erinç, köy meydanında otururken Mehmet Şerif Evin'in isteği üzerine fotoğraf çekmek için 36 sene evvel çıktığım bir tepeciğe çıkmak için köy dışına doğru yürüyoruz.

Erinç Orkun Tisi'li (Soğuksu) köylülerle sohbet ediyor...

Yolumuzun üzerinde yere halı sermiş Tisi'li arkadaşlarla tanışma fırsatı buluyorum.

Edindiğim bilgilere göre 10 nüfuslu bu aile üzerlerinde durdukları halının 10 katı kadar bir toprağa sahip!

Ne ekeceksin?

-!..

Ne biçeceksin?

-!..

Bu on insan nasıl ayakta kalacak?

-!..

Kürt meselesini çözmek isteyenler bu soruya mutlaka yanıt bulmak mecburiyetinde.

Soldan Sağa: Apdullah Uysal - İsmail Çifçi - Mehmet Şerif Evin

Mehmet Şerif Evin ile tepeye çıkarak Tisi'nin fotoğrafını çekiyorum.

Mehmet Evin bana karşıdaki bir tepeyi göstererek "36 sene evvel oradan köyün fotoğrafını çekmişsiniz ama siyah-beyaz. Neden renkli çekmediniz? şeklinde bir soru yöneltiyor.

Anlatmaya başlıyorum.

36 sene evvel renkli film ülkemize geleli 3-5 yıl gibi zaman geçmişti. Renkli banyosunu İtalya'da yaptırabiliyorduk.

Özde renkli film bastırmak pahalı bir işti.

Kurrada Hakkari çıkınca bir fotoğraf makinesi daha aldım.

Şemdinli'ye 2 makine getirmiştim. Mamiya C 330 ve yeni aldığım 36 mm Cosina.Takriben 30 bobin de film alabilmiştim.

İmkanım bunlarla sınırlı idi. İyi ki de böyle yapmışım.

"O dağı siyah beyaz çekmiş isem sebebi budur" dedim.

Köy meydanına geri döndük.

Erinç'in aklı dağlarda.

Onu hararetli bir tartışmanın içinde buldum.

Erinç Şehidan Dağı'nın eteklerini, göstererek "Orada yollar var, görüyorum. Bizim araba oralara çıkabilir mi?" diye soruyor.

Köylülerin bir yarısı "tabii ki çıkarsınız" derken bir diğer yarısı "asla o yollardan gidemezsiniz, her yer çamur batarsınız" diyor.

Tartışmaya ben de katılıyorum ve sonunda iş "Batarsak döner geliriz"e geliyor.

Arkadaşlarla vedalaşarak dağları tırmanmaya başlıyoruz.

Girdiğimiz dereler insana yaşama sevinci veriyor.

Derenin içinde köylü kadınlar süt sağıyor. Erinç'ten durmasını istiyor ve arabadan atladığım gibi hızla onlara yaklaşıyorum.

Hızlı davranan sadece ben değilim. Bir küçük kız da bana doğru koşuyor. Bu adını daha sonra öğrendiğim Fadime Kılıç.

Nagurduka Mevkii / Fadime Kılıç

Fadime önce bana "Hoş geldiniz efendim" diyor. Ağzımın açık kaldığı ilk an bu...

Fadime 1 m önümden yürürken bir yandan beni eli ile nazikçe yönlendiriyor.

Zaman zaman "Dikkat şurada su var, lütfen buradan efendim" demek sureti ile bir anda kalbimi feth ediyor.

Kız çocukları bir başka oluyor. Biz erkekler "biraz baltayız" dersem kırılmazsınız inşallah.

İki torunum da kız. Ben çok şanslıyım.

Melavyajere Mevkii

Fadime sıra dışı bir farklılık sergiliyor. Anlatılır gibi değil, görmek lazım.

Yazın bir yere, ben sizlerle olamasam da bu öngörümden ötürü kulaklarımı çok, ama çok çınlatacaksınız.

Yeter ki Fadime okusun, buna fırsat verin. Bulunduğu ortamın kaderini değiştirir.

-!..

Çok mu iddialı oldu?

-!..

Az söyledim.

Aşağıda süt sağan hanım, Fadime'nin annesi. Onu ve babasını kutluyorum. Böyle bir kız yetiştirmişler.

Lütfiye Kılıç 36 sene evvelinden beni hatırlıyor.

Lütfiye Kılıç

Fadime'nin sıcak tavırları ortamı gevşetiyor. Önceleri çekingen davranan diğer annelerle sıcak bir sohbete başlıyoruz. Neler konuşmuyoruz ki! Bazıları benim onları emekli etmemi istiyorlar.

Öyle bir gücüm olsa saniye beklemem, bekletmem...

  

   

0

Fadime çeteyi topluyor aşağıdaki kareyi oluşturuyoruz.

Obama'ya da tavşan kulağı yapıldığına göre...

Çocuklarını eğiten toplum, geleceğini kurtarmış sayılır.

Bu sıcak kanlı insanlardan üzülerek ayrılıyoruz. İstikamet dağların dorukları...

Yükseldikçe manzaraya doyum olmuyor.

Fotoğraf meraklıları için bir cennet aranıyorsa!

Burası Şemdinlidir...

Yolumuzun üzerinde rastladığımız bu gençlerin isimlerini yazdım. Ama bulamıyorum.

Çok üzgünüm. Ama bulursam hemen hatamı telafi edeceğim.

Yol boyunca fotoğraf çeke çeke geziyoruz.

Tabii ki sadece manzara değil.

Sarı Kuyruksallayan / Yellow Wagtail / Güney Avrupa

(Erkek)

Kuşun fotoğrafını çekerken gözlerim çok uzakta hareket eden bir katır sürüsüne takılıyor.

Dikkatli bakınca bunun mazot kaçakçılığı yapan köylüler olduğunu görüyorum.

Kabaca 30 hayvan sayılabiliyor. Küçük bir kafile.


Civar köylerden edindiğim bilgiye göre bir köy günde 100 ton civarında mazot getirilebiliyormuş.

Her köyün arazi şartlarına göre akıl almaz taşıma sistemleri kurulmuş.

Ne diyebilirim ki!

-!..

36 sene evvelki "bir katırı" sizin de anladığınızı düşünüyorum.

1000 katır ne aklıma sığar ne de hayallerime.

Hayırlara vesile olur mu?

Kervanı durduran olmaz ise evet.

Sonrası!

Sonrasında geleceğiniz nokta ancak "sil baştan" olur.

Bu yazımı Şemdinli'de bitirecektim.

Görsel zenginlik olsun diye bol fotoğraf koyunca yazı uzadı.

Şemdinli'yi de bir kaç fotoğrafla geçmek haksızlık olur.

Budur benim cihanda en beğendiğim meslek,

Sözüm odun gibi olsun,

Hakikat olsun tek.

                                                                     Mehmet Akif Ersoy

 

Gelecek yazı

Şemdinli

Mübarek Ramazan Bayramınızı Kutlar Sevgi ve Saygılarımın Kabulünü Rica Ederim...

 

07 Ağustos 2013

Ankara / Çamlıdere

 

Bu yazı 2912 kez okundu...