Başka Yalan Bulamadım!


Fotoğraf: Anadolu Kavağı / İstanbul

Zaman zaman İstanbul'a trenle giderim. Ortalamaya vursanız senede bir kere anca eder.

Her seferinde zaman ayırır fotoğraf çekerim. Kim çekmiyor ki?

Söz konusu fotoğraf olunca:

"Cep telefonu icat oldu fotoğrafçının karizması az da olsa çizildi" diyebiliriz.

Ama olsun. Aslında "iyi oldu" demek lazım. Pek çok acı gerçeği cep telefonları vasıtası ile öğreniyoruz.

Cep telefonu elindeki gücü kötüye kullananlar için korkulu rüya haline geldi.

Cep telefonu için "Yeni bin yılın (Milenyum) acımasız şahidi" de denilebilir.

Her şeye rağmen teknoloji ne denli yüksek olursa olsun, fotoğraf ihtiyacı en azından şimdilik de olsa kaçınılmaz görülüyor.

Hubbel uydusu yeryüzünden 514 km uzaklıkta Nasa tarafından gönderilen 7 uzay adamı tarafından tamir edilirken bir yandan da fotoğraf çekiliyor.

Onlar (!) ihtiyaç duyuyorsa söz biter.

Dillerini tüm dünyaya kabul ettirdiler. Onlar gibi yiyiyor, onlar gibi giyiniyor, onlar gibi ses çıkarıyoruz ve davranıyoruz..

- Vov... Vauuvvv süper... (Sanki tüm ömrü Amerika'da geçmiş!)

- Çak... ( Give me five / Argo / İng. Bana beş parmak ver) Afrika kökenli Amerikalıların selamlaşması) Bunun karşılığı Türk örf ve adetinde eli göğüse koyarak başın öne eğilmesi... Eyvallah...

- N'ber (Uyduruk) (Nasılsınız?)

- Okey mi? (Uyduruk) Aslı askeri işaret / Zero killed. Sıfır (0 ) ölü asker / Tamam mı?

- Fifti fifti! (Uyduruk) (Yarı yarıya)

- Çok fit yav (Uyduruk) (Maşallah tığ gibi) Siz fitness salonu derseniz o da (!) fit der.

- Kendine iyi bak! (Take care / İng / Argo) Sağlıcakla kal. İşte sıcacık Türkçe.

V e

Daha nice benzeri çirkin kelime, bizim kültürümüzde çok daha güzel karşılıkları olmasına rağmen gelişi güzel kullanılıyor.

Bunda popüler kültürün temsilcilerinin büyük ölçüde payı var.

Onlardan biri abuk sabuk bir kelime kullanınca özellikle genç izleyiciler bunun doğru kullanım olduğunu kabul ediyorlar.

Yabancı filmleri tercüme ederken tercüme edenin dağarcığındaki Türkçe kelime kadar şanslısınız.

75.000 Türkçe kelimeyi göz ardı edip 3-5 kendini bilmezin ardına takılırsanız olacak olan budur.

Ne oldu bizlere?

Neden biz gibi yaşayamıyoruz!

- !..

Emre Kongar kültür kavramına açıklık getirerek sıralamanın tarihsel süreç içinde:

Sözlü,

Yazılı,

ve

Görüntülü kültür şeklinde oluşması gerekirken toplumumuzda yazılı kültür aşamasının hemen hemen yok sayılacak kadar kısa sürede geçiştirilmesinde görüntülü kültürün aşırı cazibesini işaret etmektedir.

Abuk sabuk televizyon dizilerinin saçma sapan filmlerin talep görmesi boşuna değildir.

Gevşek gevşek tıkınırken neden kitap okusun ki?

Aslında sadece gözlem yaparak bir yerlere varmanın bir sınırı olsa gerek.

Yoksa kediler çoktan kasap olmuştu.

Dağarcığında en az bir konuda olsa bile yeterli bilgi yoksa: bu kişi hayatı nasıl yaşar, nasıl algılar ki!

Doğrularla yanlışları ayırt edebilmek,

Var olan problemler için çözüm yolları üretmek,

Çevresinde gelişen toplumsal olayların farkına varmak,

ve

Benzeri pek çok konu üzerinde düşünebilmek, fikir alışverişinde bulunabilmek için bilgi sahibi olmak gerekiyor.

Aksi halde boş boş bakarsınız!

Bakar.

(...)

İstanbul'u her gezişimde ilgimi çeken yerleri fotoğraflar, sonra bu kareleri farklı açılardan sorgularım.

Son gezimde "kurumsallaşma" bir diğer tabir ile "müesseseleşme"ile ilgili fotoğraf karelerini bir araya toplamaya çalıştım.

Örneğin:

Pek çok avcı Gabaylar'ın geçmişte ünlü silah markalarını getirip sattığını bilmez.

Mario Gabay'ın, Profilo Holdingin büyük ortaklarından Cefi Kamhi'nin amcası olduğunu da...

Öncelikle bu yazıya büyük anlam katacak bir yazıyı okumanızı isteyeceğim. Yapılan tespitlerin ne denli haklı olduğunu göreceksiniz. Bkz:

Aşağıdaki fotoğrafı çekerken işyerinden biri dışarı çıkarak neden fotoğraf çektiğimi sordu. Ben de 60'lı yıllara ait bir kaç şey söyledim. Kısa sürede niyetimi anladı. Kendisine bir kaç küçük soru sordum. Kısa kısa yanıtladı ve acı şeyler anlattı. Dinlemekten öte elimden bir şey gelmedi.

118 yaşında (2013 İtibarı ile)

Yanılmıyorsam halen ayakta kalan en eski kuruluş Ali Muhiddin Hacı Bekir.

5. kuşak işi başarılı bir şekilde sürdürüyor.

Yıllar öncesi Ankara Kızılay'da bir şubesi vardı. Önce oradan ayrılarak Onur Çarşısı'na gitti. Sonra da Ankara'dan ayrıldı.

Şimdilerde AVM'lerinin birinde küçük bir satış yeri var. Ama rekor onlarda diye biliyorum.

236 Yaşında (2013 İtibarı ile)

Fırsat buldukça Pandeli Resaurant'ta yemek yerim. Zaman ötesine yolculuk yaparcasına bir duygu yaşarım. Mısır Çarşısı'na girer girmez sola dönerek taş merdivenlerden çıkılarak ulaşılan bu lokanta herkes gibi beni de etkiler.

112 Yaşında (2013 İtibarı ile)

Hacı Abdullah'a ilk gidişim bundan 49 sene evveldi...

125 yaşında (2013 İtibarı ile)
Atıf Yılmaz Cad. Ağa Camii yanı / İstiklal Caddesi / Beyoğlu

Hacı Abdullah'a karnınız tok olarak gitseniz bile yemek için aklınıza mutlaka bir şey düşer.

Bu konuda benzer bir müessese "Konyalı" lokantasıdır. 116 senedir her gün başarı ile ayakta kalmak çok ama çok zor bir iştir.

50 yıl önce Sirkeci'deki Konyalı'da yediğim yemekler için ne düşünüyorsam şimdilerde Kanyon'da yemek yediğimde de aynı şeyleri düşünüyorum. Fazlası var eksiği yok.

Diyeceğim o ki 100 yılı başarı ile ardında bırakmak çok zor bir iş. Bu ülkede bu mutluluğa erişmiş kurum sayısı da çok sınırlı.

Şimdi sorulması, sorgulanması gereken bu acı gerçeğin nedenleridir.

Şimdi sizlere küçük bir alıntı aktaracağım.

Olaylar karşısında en güçlü tepkileri " şaşırmak" olan toplumlar, hangileridir?

Onlar, okur oranlarının çok düşük olduğu toplumlardır. Okuma eyleminin çok cılız kaldığı toplumların bellekleri, çoğunlukla uyurgezer konumundadır.

Başka bir deyişle böyle toplumsal bellekler, olaylar karşısında “anımsama”, “örnekleme” ve “karşılaştırma” gibi işlemleri yapamaz, çünkü bunları yapmasına yetecek düşünsel besin kaynaklarından yoksun bırakılmıştır.

*Bilginin dört bir yanımızda gezdiği, bize kalan tek şeyin onların arasından gerekli olanları edinmek olduğu bir çağda şaşırmakla yetinmek, cehaletin öteki adıdır. Her alanda okumak ise bu cehaletin zincirlerini kırmanın hala en etkin yoludur.

Hep söylenen, Türk toplumunun belleksiz bir toplum olduğudur. Oysa durum, bunun tam tersidir. Türk toplumu, daha ilkokul yıllarından başlayarak gerekli gereksiz her şeyi belleğinde tutmaya ve bellekten anlatmaya zorlanan, bu nedenle de belleğe ancak düşünmenin ihtiyaç duyduğu malzeme için başvurmayı hiç öğrenmemiş bir toplumdur. Yani Türk toplumu belleksiz değil, fakat aşırı bellekli bir toplumdur.

*Bugün ülkemizde atmamız gereken en önemli adımlardan biri, üniversite gençliğini ezberlediklerine göre değil, fakat yaratıcı gücünü harekete geçirebilme derecesine göre değerlendirme gibi bir tutumu bir an önce tek yol olarak benimsemektir.

Başka bir deyişle, kimi zamandır yıllardır yinelegelenleri ezberlemeyenleri değil, fakat ancak düşünmeyenleri başarısız sayan bir tutum, evrensel niteliğini taşımaya hak kazanır.

Kültür tarihinin çok önemli bir parçası olan düşünce tarihinde

Batı, kurumlaşmanın,

Doğu ise-genellikle- olanı kurutmanın simgesidir.

Öte yandan düşünce tarihinin uygarlaşma süreci de, bu tarihin akışı içerisinde Batı’nın bireysel yaratıcılığı giderek kurumlaştırmasına ve güvence altına almasına karşılık, Doğu’nun aynı yaratıcılığı Tanrı ve din düşüncelerinin perdelerinin arkasında giderek daha çok gözlerden uzaklaştırmasının, böylece de sürüdenliği egemen kılmasının Doğu adına hazin öyküsünden başka bir şey değildir.

Nasıl tespit ama!

Beğendiniz mi?

Sürü (!) denliğin bir parçası olmayı kabul edebilir misiniz?

Kitap "Sedat Simavi 2012 Yılı Edebiyat Ödülü"nü kazandı.

Kurumsallaşma ile başladım.

İlgi alanım olan yabanhayatı ve konunun alt başlıkları olan kurumlarla ilgili bir kaç düşüncemi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Her yeri geldiğinde daha da doğrusu nerede bir yanlış görsem mutlaka eleştiririm. Bu tavır benim yapımdan kaynaklanıyor.

Diğerlerinden (!) farkım eleştiri yaparken var olan problemle ilgili çözüm yolları da göstermiş olmamdır. Hatta çözüm için katkı da yaparım.

Zaman zaman idareden davet alırım. Bu çağrılara hazırlanarak giderim.

Bu tür sohbetler idare için ne gibi bir fayda sağlar? Bunu bilemiyorum.

Benim açımdan ortak amaca ulaşmanın yollarını açar. Onları anlama yönünde gayret sarf ederim.

Örneğin:

Benim için 2 saatlik bir iş olan bir yönlendirme levhasının idare tarafından yapılması aylarca sürüyorsa bunu anlamam hemen hemen imkansızdır.

Ama onları dinleyince işin rengi değişiyor.

Tabir-i caizse "davul birinin tokmak diğerinin elindeymiş"

Kontrol kaygısı ile sistem aklı sıra kendini bu yolla güvenceye alıyor.

Kantarın topuzu ise doğrudan yana değil, Şark usulü siyasetten yana kayıyor.

Bu durumda yönetciler ne denli iyi ve donanımlı olursa olsun yapabilecekleri şeyler çok sınırlı olacaktır.

Neden?

Açıklamak isterim. Önce kısa bir bilgilendirme.

"Ankara'da devlet memurlarının yargılanma esasları değiştiriliyor ve 657 sayılı "Memurin Kanunu" üzerinde çalışmalar yapılıyor... Çoğumuz pek bilmeyiz, onun için hatırlatayım: Devlet memurlarının yargılanma esaslarını gösteren ve üst makamlardan yargılama izni almayı zorunlu kılan "Memurin Muhakemâtı Kanunu", Mahmud Şevket Paşa'nın eseridir..."

Not: Mahmud Şevket Paşa 11 Haziran 1913 günü Beyazıt Meydanı'nda makam otomobili'nin içindeyken uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldüğünde sadrazam idi.

Bu yazıyı Habertürk Gazetesi'nden Murat Bardakçı'nın bir yazısından kısmen aldım.

İçeriğini ise defalarca yazı konusu yapmıştım.

Bu kanun kalkar da memurun yaptığı yanlışlıklardan dolayı ceza-i müeyyide uygulanması gündeme gelirse göreceksiniz ki hiç kimse memur olmaya eskisi kadar heveskar olmayacak.

Kendine güvenen nitelikli donanımlı insanlar iş başına gelir ise işler o kadar hızlı değişir ki, şaşar kalırsınız..

Bakar mısınız?

İnsanlar yeryüzünden 514 Km uzakta hasarlı uydunun aynalarını değiştiriyor...

Biz Bolu - Yedigöller arasındaki iğrenç tabelaları değiştiremiyoruz

Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile ilk ilişkim 1985 yılından sonra başlar... Hatırladığım kadarı ile o yıllar Metin Gürdere Tokat'tan milletvekili seçilmiş ve Devlet Bakanı olmuş bir yeri geldiğinde "avcılığı 2 sene yasaklayalım" diyerek ortalığı alt üst etmişti.

O güne kadar ellerini bırakın taşın altına koymayı, aklından bile geçirmeyenler bin bir telaşla toplantılar yapmaya başlamış, olası ihtimalleri düşünerek karşı savaş açmıştı.

Bu toplu hareketin içine bir süre sonra ben de davet edildim.

İlk toplantı Gazi Çiftliği'nde bulunan MKE'nin fişek fabrikasının sosyal tesislerinde oldu. Osman Mayatepek toplantının lideri konumundaydı. Etrafında da büyük toptancılar, satıcılar ve silah üreticileri...

Mayatepek'i bir daha gördüğümü hatırlamıyorum. Ama bir süre sonra kendimi olası oluşumların içinde hatta başında buldum. Bu vesile ile bakanlıkla ilişkilerim daha da arttı.

Farklı bir tutum sergiledim. Tarafsız olabiliyordum. Her iki tarafın doğrularını ve yanlışlarını yakinen gördüm ve beklenti içinde olmadan gür bir sesle gerçekleri seslendirdim.

Milli Parkların bir çalışanı gibi olmuştum. Bu bana kurumu -yaban hayatı idaresi ile ilgili olmak üzere- yakinen izleme fırsatı verdi. Hemen hemen bütün genel müdürlerle diyaloğa girdim. Ama asla parasal ilişkilere girmedim.

10'nolu bina Milli Parklar'ın kalbi gibiydi.

Duvarlara geçmiş dönemde görev yapmış Genel Müdürler'in fotoğrafları asılmıştı.

Cevad Günel'in çektiği fotoğraflarla müthiş bir arşiv oluşmuş bir anlamda Milli Parklar'ın görsel tarihi yazılmıştı.

Bkz:

Hüsrev Özkara'nın görev yaptığı döneme kadar bu süreç devam etti.

Dönem sonunda hangi projeler gerçekleşti "neler yapıldı" içerikli bir de kitap basıldı.

Her ne olduysa oldu, daha sonra geçmişi yok sayma anlayışı ağır bastı.

Geleceğe doğru yapılacak yolculukla ilgili rehber niteliğindeki bu kitap hemen hemen ortadan kalktı.

Var olanı da okuyan olmadı.

Binbir güçlükle yaratılan kaptanın seyir defteri artık yoktu.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı'na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün başarıya ulaşması belleğinin zenginliğine bağlı. Geçmişi yok saymak, onun eğrisi ve doğrusunu gözardı etmek aklı yadsımakla eşdeğerdir.

Şimdilerde yapılmaya çalışılan da budur.

Orman Mühendisi olmak için 4 senelik bir eğitim yeterli görülmüştür.

Doğa Koruma ve Milli Parklar'da görev yapmak için -kişisel görüşüm odur ki- bu süre yeterli değilidir.

Nasıl ki tıp fakültelerinde 6 yıllık süre sonunda sadece tıp doktoru ünvanı alınıyor ve ihtisas için ek en az dört sene daha çalışılması gerekiyor ise Doğa Koruma ve Milli Parklar'da görev yapmak için de ek en az bir veya iki yıl daha okumak lazım diye düşünüyorum.

Orman fakültelerinin var olan müfredatı mutlaka gözden geçirilmelidir.

Koruma kontrol yapan bir görevli grubunun başındaki mühendis bir av tüfeği hakkında hiçbir şey bilmiyorsa arkadaşlarının üzerinde otorite kuramaz. Onların saygısını kazanamaz.

Geçmişte bir daire başkanı kendi arabasını vurmuştu. Anımsadınız mı?

Bir milli park mühendisi kurumda görev yapan son 5 genel müdürü yaptıkları ile sıralayamaz ise bilgi bağlamında tam değildir.

Milli parklarda çalışan orman mühendislerinin görev yerleri siyasi mülahazalarla zırt pırt değiştirilmemelidir.

Bu kişi dağı, ormanı, gölü, kısacası o coğrafyayı, o bölgenin avcısını tanımış o bölgenin sosyal davranış biçimlerini öğrenmiştir.

Habire yer değiştirmek emek ısrafından başka bir şey değildir.

Süreç sonunda gelinecek nokta er veya geç bu olacaktır. Bir yerlere not alabilirsiniz.

Doğa Koruma ve Sulak Alanlar Şube Müdürü Ali Mutlu anlatıyor.

"Yanılmıyorsam 1993 veya 1994 yılı olacaktı.Hatırladığım kadarı ile Çankırı'da görev yapıyordum.

Ormanlık bir bölgede kadastro çalışmaları sırasında köy muhtarı ile sahada gezerken kesilmemesi gereken büyük ağacı görünce bir anda durdum ve muhtara sert bir biçimde sordum:

- Muhtar bu ne iş? Bu ağaç neden kesildi?

Muhtar da benim gibi bir süre kesilen ağaca baktı ve:

- Şefim köyün camisi için dedi.

Hızla düşündüm. Şimdi karşı çıksam şef cami için kesilen ağaca karşı çıktı demek sureti ile beni zor duruma sokmuş olacaklardı. Bu da süreç içinde ilişkilerimize zarar verir düşüncesi ile "ya sabır" demek sureti ile konuşmayı keserek yürümeye devam ettim. Bir süre sonra benzeri bir ağaç ile karşılaşınca bu sefer çok daha sert bir biçimde muhtara dönerek.

- Muhtar ya bu ne? Bunu niye kestiniz? dedim

Muhtar kesilen bu ağaca biraz daha fazla bir süre baktı baktı... ve bana dönerek:

- Şefim buna doğru yalan bulamadım dedi."

Yeni yılda " Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü"nde her şey çok ama çok güzel olacak.

-!..

Ben de bulamadım:-)

 

Yalanın dostu, gerçeğin de düşmanı çoktur.

                                                                                                 De Girardir

 

  

         01 . 01 . 2013 / Ankara

 

 

 

 

Bu yazı 3251 kez okundu...