Çocuğu Kim Öldürdü?


ve
- Bit bidit, bit bidit, bit budut?
- Bit bidit, kors budut cik cim.

Fuar düzenlemelerinden bir örnek

TV dizilerinden örnek bir görüntü

24 Mart 2012 tarihinde "Kendisi Himmete Muhtaç Bir Dede!" başlıklı bir yazımı yayınlamıştım. Bkz:

Bu yazının özünde:

"Biliyoruz ki sigara zaman içinde solunum yollarına bağlı hastalıklarda mutlak ölüm sebebidir.

Doğru mu?

Doğru.

Duvara asılan silahın zamana ihtiyacı yoktur. Anında öldürür.

Gerçek bu. Öyleyse toplumda yanlış algılamalara sebebiyet verebilecek bu görüntüleri neden yayınlıyorsunuz?" demiştim.

(Yazımın yayınlanmasından bu yana sadece 30 gün geçmiş.)

Hatırladınız değil mi?

-!..

Bugün 23 Nisan 2012 . Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Bayram sabahı evimize yakın ilkokulun bahçesinden neşe dolu çocuk sesleri geliyor.

Yıllar öncesine gidiyorum.

Dudaklarım kimi zaman hüzünle kıvrılıyor...

Kimi zaman da o döneme ait masum bir gülümsemenin turşu kıvamındaki kıvrımları yaşlı yüzümde beliriyor.

Aslında içinde bulunduğum yaş 2. çocukluğumun başı sayılabilir...

Bir süre sonra emeklemeye başlayacağım...

Daha sonra da...

-!..

Keşke hiç kimseye zahmetim olmadan çekip gidebilsem.

Bu konuda Can Yücel'in "Tersten Yaşamak" adlı şiiri çok anlamlıdır.

Şiir:

"Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir...

Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel,

Hatta mükemmel olurdu.

Nasıl mı?

Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içerisinde,

Herkes karsınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor

ve

Tüm haklar helal edilmiş vaziyette.

Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak.

Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır.

Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz." diye devam edip gider.

Okumadıysanız "mutlaka okuyun" derim.

(...)

Bir yandan çocukların coşkulu sesleri ile neşelenirken bir yandan da sabah keyfi yapıp gazete okuyorum.

Gözüm küçük bir habere ilişiyor. Bir anda buz gibi oluyorum.

23 Nisan 2012 / Hürriyet Gazetesi

Şimdi duvara tüfek neden asılmaz anladınız mı? diye sormak isterim.

Adım gibi biliyorum ki en azından bazıları anlamak istemeyeceklerdir.

Çünkü onlar:

Köylü doğdular ve bir marifetmiş gibi köylü kalmakta ısrarcıdırlar.

Diplomalı cahiller ordusu daha da büyük bir problem.

Bir kesimi okumaz.

Diğer kesimi okuduğunu anlamaz.

Sözlü kültürün defolu ürünleridir onlar.

Hiç şüpheniz olmasın ki bu yolun yolcuları hatalarında ısrarcı olmaya devam edeceklerdir.

Ne acıdır ki daha çok canlar yanacak.

Şofben zehirlenmelerinden ölenleri anımsayın. Her sene artan sayıda tekerrür etmiyor mu?

"Çocuğu Kim Öldürdü?" sorusunun bir tek yanıtı vardır.

Çocuğu bu kafa öldürdü.

Çocuk bayramında ölen Emin Dişçi'ye Allah'tan rahmet, geride kalan kederli ailesine engin sabırlar diliyorum.

22 Nisan 2012

Saat 18:20

Televizyon kanalları arasında tabir-i caizse geziniyorum. Bir süre vakit geçirmem gerekiyor.

40 dakika sonra GS-FB maçı oynanacak.

Gözüm TRT Türk'e takılıyor. Yayında olta balıkçılığı anlatılıyor.

"Anlatılmaya çalışılıyor" dersek daha doğru olur.

Programı beğenirsiniz, beğenmezsiniz!

Bu sizin ölçütünüze bağlı.

Beni aşağıdaki fotoğraf ilgilendiriyor.

Milli Parklar'ın logosu!

Bu logoyu gördüğümde yayınlanan bu programın kurum tarafından onaylandığını düşünürüm.

Teşekkür edildiğine göre bir ilişki olmalı.

Hiç ilişki yoksa o zaman bu teşekkür neye karşı!

Dolayısıyla Milli Parklar'ın yayın içeriğinden haberinin var olması gerekir.

Doğru mu?

Doğru. (Ha bire sizin adınıza doğru-yanlış diye yazıp duruyorum. İtirazınız olursa cevap hakkınız baki.)

Gelelim gösterimin içeriğine. Önemli olan da bu.

Program akışı içerisinde sunucu sık sık "yorulduk" diyor.

"Kollarım yoruldu" diyor. Durup durup "yoruldum" diyor.

E bu kadar yorulacaksan yapma be kardeşim!

İlle balık avlayacaksın diye hakkında bir ayet mi var!

Bu yetmezmiş gibi avlanmaya bir süre ara verince "Nekahet dönemindeyiz" demez mi?

Nekahet hastalıktan yeni kurtulmuş zayıf ve hâlsiz olan kimsenin durumunu anlatır.

Var olan durumla bu kelimenin ne alakası var?

- !..

Oltalar hakkında bilgi verirken bir ara da dukan diyor.

Dukan diye bir kelime TDK sözlüğünde yok. Doğrusu dükkân.

Esnafın perakende satış yaptığı, küçük zanaat sahiplerinin çalıştıkları yer, işyeri.

Bu kelimeyi hiç mi duymadın? Duyduysan seslendirdiğinle neden benzemiyor?

Sıkıntı bir değil iki değil.

El kadar balık avlayıp bunu kameraya gösteriyor.

Bir kediyi bile doyurmayacak o balığı niye tutarsın ki! Sal gitsin.

Bir ara "Dalyan'ın kefali meşhur" deniliyor. Daha sonra ise cümle "böyle söylenmekte" şeklinde sonlanıyor."

Oldu mu şimdi?

Birinci söylem kesin bir ifade, bundan sonra "böyle söyleniyor" dersen çelişkiye düşmüş olursun.

Metin yazarı bunları süzecek... Yönetmen konuya tüm boyutları ile hakim olacak. Öyle değil mi?

Örneğin:

"Bu programla topluma içeriği şunlardan ibaret olan bir mesaj vereceğiz" gibi bir ana tema saptamazsanız, sıkıntı doğar.

Aklına geleni söyleme gibi bir özgürlük olursa, sonuç da bu olur.

(...)

Yine bir ara "balıkla mücadele ediyoruz"a benzer bir cümle sarf edildi.

Ne avlıyorsunuz?

Ağırlıklı olarak kefal.

En büyüğü kaç kg gelir?

2 Kg

2 kg balıkla mücadele olmaz. Olsa olsa oynaş olur.

Uzunca bir zamandır belgesel ağırlıklı televizyon kanallarında balık avcılığı gösteriliyor.

Bu programları takip edenler mücadele kelimesinin ne anlama geldiğini iyi bilirler.

Hayati tehlike doğuran sahnelere şahit oluyoruz. Mücadele kelimesi ancak bu tür görüntülerle anlam kazanır.

El kadar balıkla mücadele mi olur?

Nil Levreği

Mücadele için bir örnek vermek gerekirse ölçü asgarisinden bu olmalı.

Boy 148 cm.

Karın çevresi 98 cm.

Ağırlık 60 kg.

(...)

Programın sonunda tek doğru görüntü var.

Tutulan irice bir sazan suya salınıyor.

O görüntülerin sahiplerini de yürekten alkışlıyorum.

Neden bu kadar ayrıntılı anlattım!

Toplum avcılık konusunda çok hassas. Doğruları görmekte zorlanıyorlar.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi bizler de doğruyu anlatamazsak "yanlış olur" diye düşünüyorum.

Belgesel yapılacaksa öncelikle benzerleri seyredilmeli. "Ben yaptım oldu" yaklaşımının getirisi olamaz.

Dilerim ki bu eleştirilerime farklı anlamlar yüklemezsiniz.

Çıktığınız yolun doğru, donanımınızın eksik olduğunu vurgulamaya çalıştım.

İkinci çalışmanızın daha güzel olacağını umut ediyorum.

22 Nisan 2012

Habertürk Gazetesi'nde Sn. Fatih Altaylı "Yemek" başlıklı bir yazı yazdı.

Sn. Altaylı'nın yaman bir gurme olduğunu ayrıntıları ile öğrenmiş olduk.

Aynı gazetenin 3 yıl önce yayınlanan ve büyük bir ihtimalle Ramazan ayına denk gelen bir sayısında aşağıdaki tarifi okumuştum.

19 Eylül 2009 / Habertürk Gazetesi

İçinizden "İyi de nereye gelmek istiyorsun" dediğinizi duyar gibiyim.

Yarım asra yakın avcılık yaptım. Toplam avlayabildiğim çulluk sayısı bir elin parmakları kadardır.

Anadolu'nun av hayvanı kekliktir. Gerisi laf kalabalığıdır.

(Yanlış anlaşılmasın çulluk avı çok keyifli ama İç Anadolu'da ender rastlanan bir kuş türü)

Av hayvanlarının alım satımı yasak. Önce bunu bilelim.

Gelin görün ki nadir bulunan bir av hayvanının yemek tarifi verilebiliyor.

Tarif "Çulluğun karnını boşaltarak iyice temizleyin" diye başlıyor.

İyi de çulluğu nereden bulacak?

Bu sorunun yanıtı yok.

Tarifte "Gözlerini çıkartın" deniliyor. Oldu olacak "gözlerini oyun" deseydin!

Okurken irite oluyorsun. Gözünü çıkartınca geriye sadece kuş beyni kalır!

Ondan da salata yapsan!

-!..

Üstelik bu tarifi ehil olmayan biri yazmış. Çulluğun bağırsaklarından çok güzel meze yapılır.

"Ramazan ayı kardeşim" dediğinizi duyar gibiyim.

Sanatın muhafazakârını anladık da (!) yemeğin de mi muhafazakârı var?

Sen her mevsim için tarif yap. Arif olan anlar.

Bunu atlıyorsan! Geçmiş olsun. Bilgilerin sağlıklı değil.

Yaman bir çelişki değil mi?

Keşke bununla kalabilsek.

-!..

Bu ülkede hemen hemen kime sorsan "Avcılığa karşıyım" dediğine şahit olursunuz.

"Neden?" diye de sorasınız kulaktan dolma ipe sapa gelmez bir sürü laf dinlersiniz.

Bu tür insanlar çoğunlukta mı?

Kesinlikle evet.

Aksi halde avcılardan, ailelerinden ve onların yakınlarından oluşan çok büyük bir baskı grubunun varlığından söz ederdik.

(Fransa'da bu sayı seçmenlerin %5'ini oluşturur. İktidarın belirlenmesinde önemli bir rol üstlenir.)

Avcılığa karşı olanlar, balık avcılığını yürekten alkışlarlar.

Avcılığa karşı olanlar, 45 gün içinde hiç uyutulmadan kesime hazırlanan tavukları iştahla yutarlar,

Avcılığa karşı olanlar, "canım cicim" diye kucaklarına alarak sevdikleri kuzuyu "ay eti çok yumuşak şekerim" diye güle oynaya götürürler.

Yalan mı?

-!..

Yanlış nerede?

-!..

Halbuki terazinin bir kefesine aklı koymak, bilim adamlarından destek almak ve merhameti elden bırakmamak, tüm sorunların üstesinden gelmek için yeterli olabilir.

Sn. Altaylı'nın çiftlik sahiplerinden dileğini okudunuz!

Soru çok net.

Bıldırcınların budunu nasıl büyültebilirsiniz?

-!..

Bende çözüm yolu gani...

Örneğin:

"Korse" bir çözüm yolu olabilir! Üstten sıkarsak altta yeterli yığınak oluşabilir.

Bundan sonra da kuşlar arası muhabbete takılmak lazım.

"Bit bidit, bit bidit bit budut" (Senin budun neden büyük?)

"Bit bidit, kors budut cik cim". (Korse kullanıyorum canım)

-!..

Siz ne düşünüyorsunuz?

-!..

Korse mi büstiyer mi?

-!..

Hürriyet Gazetesi'nde Ayşe Arman ile Aydın Boysan'ın bir söyleşisi var.

Tarih yine aynı.

22 Nisan 2012

Aydın Boysan'ın yazılarını ve kitaplarını 1985 senesinden beri takip eder ve okurum.

Özellikle gezi yazıları beni çok etkilemiştir.

Bir yer gezilirken nerelere bakılmalı, hangi gözle bakılmalı, gezginlere yol haritası nasıl bırakılır ve benzeri pek çok kritik noktayı onun kitaplarından öğrendim.

Hayatıma bir anlamda "yön veren" insanlardan biri olmuştur.

Çok yaşa Sn. Boysan; yaşam sizin gibi insanlarla başka bir anlam kazanıyor.

Yapılan söyleşide: Aydın Boysan "Fark etmiyorsunuz ama yaşanan durum vahim" dedikten sonra ayrıntılara giriyor.

Demokrasiden şikayet ediyor.

Anlatıyor.

İlkokul mezunu: Muhtarı,

Lise mezunu: Şehir yöneticilerini,

Üniversite mezunları: Ülke yöneticilerini seçebilir diyor.

Tek kriter bu değil.

Ahlâken yüksek,

Bilgi bağlamında yetkin olmak işin olmazsa olmazları arasında. (Ben de bu görüşe katılıyorum.)

Bu yaklaşımın adı elitizm.

(Elitizm veya Seçkincilik bir elitin veya bir azınlığın yönetmesi gerektiğine inanma veya yönetim işinin bir elit veya azınlık tarafından yapılması anlamına geliyor.)

İki gün içinde gözüme çarpanlar bunlar...

Sorgularsanız görüyorsunuz.

Bunaldım ve usandım.

Nereye kadar?

ve

Niçin?

Bu soruların yanıtlarını bulmakta zorlanıyorum.

Yabanhayatı bağlamında gidiş iyi değil.

Görevliler sorularımı yanıtlayamıyor.

Sözün bittiği yer burası olmalı.     

Susmak kendine güvenemeyenin başvurduğu en emin çaredir.

                                                                                                           La Rochefoucauld                                                                              

 

 

Mehmet Emin Bora

26 Nisan 2012 / Ankara

Not:

Ankara'da 1995 yılında ev kazası sıklığını saptamaya dönük bir araştırmada ev kazalarının %45.4' ünün 0-6 yaş arası çocuklar da görüldüğü saptanmıştır. Bkz:

 

 

 

 

Bu yazı 2965 kez okundu...