Harput'ta Bir Türk! 2. Bölüm


Harput Kalesi

Nemrut Dağı'nı geride bıraktık.

Biz ayrılırken 3-4 minibüsün dağa yeni yeni ulaşmaya çalıştığını gördük. Yanılmıyorsam mevsimden dolayı sabahın köründe pek gelen yok.

 

Elazığ'a gideceğiz. Önümüzde 2 seçenek var.

1- Geldiğimiz yoldan geriye dönüp Malatya üzerinden Elazığ'a gitmek

Veya;

2- Pötürge'ye bu kadar yaklaşmışken orayı da görmek.

Aşağıdaki haritada bu güzergahı göstermeye çalıştım.

Nemrut Dağı - Pötürge

İkinci seçeneğe itibar ediyoruz.

Bu yolu seçmemizin bir diğer sebebi de benzin sorunu! Hesabımıza göre ucu ucuna yetecek.

"Pötürge'den yakıt alırız" diye de düşündük.

Kısa süren bir yolculuktan sonra Pötürge'ye vasıl olduk.

Yadsınamaz bir gerçek var.

Gördüğümüz tüm ilçelerde tek tip bir yol yapılmış. Parke taş.

Hemen hemen hepsinin girişine de top akasya dikilmiş.

Pötürge çok küçük bir yerleşim yeri

İlçe Kaymakamlığının internet sitesinden elde ettiğim bilgilere göre;

"Devlet ve Vilayet Salnamelerinde; Pütürge İlçe olmadan (Şiro) ismi ile bir nahiyedir. (Şiro) bugünkü ilçenin çekirdeği durumundadır. İlçe olduktan sonra Pütürge İsmi ile Diyarbekir, Ma-müretü-l-Aziz (Elazığ) ve Malatya Vilayetlerinin Salnamelerinde yer almıştır.

Pütürge yaklaşık 300 yıl önce "İmrün" (Güzel Yer, İstenen Yer) adı altında kurulmuş,1877 yılında bucak statüsüne kavuşturularak Kahta İlçesi'ne bağlanmıştır. Kahta İlçesi'ne bağlı bu yer Hicri 1310 senesinde, (Miladi 1892) tarihinde kaza yapılmış, Merkezi İmrün Köyü olmak üzere (Pütürge) diye ad verilmiştir. O tarihte kendisine bağlı yerler; boyuna 100, enine 50 kilometrelik alanı kaplayan, Asıl İmrün ile Keferdiz, Bibol, Merdis, Tilmo, Taraksu, Sinan isimlerinde 7 nahiyesi ve 154 köyü vardır.

Daha sonra İlçemiz Mülki taksimatla Elazığ iline bağlanmış, Cumhuriyetin ilanından sonra Malatya iline bağlanmıştır." denilmektedir.

M.Emin Bora

Pötürge'de kısa bir süre kaldıktan sonra ilçeyi terk ettik. Yukarıdaki levhayı "bir gün lazım" olur düşüncesiyle fotoğrafladım.

Bu tür gezilerde önceden planlanmış bir yol haritası olsa da gereğinde değişebiliyor.

Plansız işler de bir o kadar heyecanlı oluyor. Mesela;

Pötürge'den ayrılırken haritaya dikkatle bakınca "Malatya üzerinden Elazığ'a gitmek" yerine "Pötürge-Kale" üzerinden gitmenin daha kestirme olduğunu gördüm.

Aşağıdaki kırmızı çizgi, daha uzun bir mesafenin varlığını açıkça gösteriyor.

Öncelikli sorun, köprüden sonra Kale de sonlanan yeşil renkle gösterilen yol!

Bu yolun niteliği hakkında bilgimiz yok.

 

Bu fikrimi Erinç'e açtım.

Hiç hoşlanmadı. Başladık tartışmaya;

Ben "gidelim" derken, o "ya gidemezsek ne olacak" diyordu.

Pötürge'den sonra -haritaya göre- sola dönüp Malatya istikametine yönelmek yerine, sağa dönüp 3-5 km devam ettik ve rastladığımız bir kaç kişiye yol hakkında bilgi sorduk.

Önce yüzümüze (!) baktılar sonra da arabamızın altına üstüne!

Gözleri tutmamış olacak ki...

Ağız birliği etmişçesine herkes "Geri dönün Malatya üzerinden gidin." dedi.

Israrla birkaç km daha gidince akaryakıt istasyonu gördük ve sevindik.

Hem yakıt alacağız hem de yol hakkında en sağlam yerden bilgi.

İstasyonda çalışan birine durumu anlatıp aynı soruları ona yönelttik.

- Vallahi abey ne desem yalan olur şimdi. 35 senedir burada yaşarım heç getmemişem. Ama aşağıda bir köprü vardır, oradan geçiyler.

- !..

Çaresizlik içinde;

"3-5 km daha gidersek en azından karşı yakaya bağlantı sağlayan köprüyü görürüz, bu da bize yol hakkında bir fikir verir " düşüncesi ile yola devam ettik.

Yol vadinin tabanına doğru kıvrıla kıvrıla inmeye başladı.

Uzaktan arabasını yolun kenarına çekmiş taksi plakalı bir araç gördük. Araç sahibi yere tuvalet yapar gibi çömelmiş, başı iki elinin arasında ufku gözetler gibi bir hal sergiliyordu.

Bu duruşa ben "Çaresizliğinin vücut dili ile ifadesidir" diyorum.

Bu hali sergilemesi beni, hem düşündürür hem de üzer.

Bilirsiniz bizim erkeğimiz kolay kolay ağlamaz.

Halbuki "gözyaşının erkeklikle değil, insanlıkla ilişkisi var"diye düşünmekteyim.

Binlerce yılın içinde süzüle süzüle gelmiş örf adet ve ananelerimizin içinde doğrular kadar yanlışlar da vardır.

Evladı ölür ağlamaz. Metin adam, olgun adam, görüntüsü sergiler. Dik durduğunu zanneder.

Döner karısını döver!

Kızını "ileride fahişe olabilir" düşüncesi ile öldürebilir. Ama ağlamaz.

(...)

Taksinin yanında durunca o da ayağa kalktı. Hoş beşten sonra sorumuzu ona da yönelttik.

- Buradan Kale'ye gidebilir miyiz?

Bizi dinledikten sonra eli ile aşağıda fotoğrafı olan köprüyü gösterdi ve;

- Gidebilirsiniz, tek dikkat etmeniz gereken şey köprüyü geçer geçmez sağa döneceksiniz, o kadar." dedi.

Bu fotoğrafı 300 mm objektif ile çektim.
Yola çıktığımız saat / 12:12

Beklediğim gaz gelmişti.

Artık Erinç'i ikna etmem o kadar zor olmayacak diye düşündükten sonra geçmiş yıllardan edindiğim tecrübelerin ışığında başladım konuşmaya ;

"Bak şimdi karşıya geçeceğiz. Yolun ikiye ayrıldığı her kavşakta bizim tercihimiz sağdaki yol olmalı." dedim.

(Erinç ikna olacağa benziyor:-))

Uzunca bir süre haritaya baktık, sonra da karşımızda duran dağ silsilesine!

Ben konuşmama devam ettim.

"Köprüden karşı yakaya, daha sonrada kırmızı çizgiyi takip ederek Kale'ye varacağız.

Arazide çok sayıda köy var. Olsun, bu aynı zamanda bizim için bir avantaj değil mi?

40 seneyi aşkın bir zamandır dağlarda geziyorum. İstisnaların dışında yolun bittiğini hemen hemen hiç görmedim.

Yol uzar! Ama mutlaka bir yere bağlanır." dedim.

Erinç rahatlamıştı. Aslında o da en az benim kadar arzu ediyor da...

Arabadan ötürü korkuları var.

(Ford Fiesta 65 Beygir 1.400 motor haksız da sayılmaz.)

Eğer arazi taşıtı ile gelmiş olsaydık hiç tereddütümüz olmazdı.

Yeri geldi böylesi hallerde dikkat etmeniz gereken çok önemli bir hususu hatırlatayım.

Yön!

GPS veya pusula gibi cihazların yanınızda olmadığı hallerde, önemli yükseltileri aklınızda tutmanızın yön tayininde çok faydasını görürsünüz.

Kayıkta balık avlarken, yeri gelir iyi bir mera üzerinde çok sayıda balık avlayabilirsiniz.

Bir daha geldiğinizde bu sahayı nasıl bulacaksınız?

İşte bu aşamada yanınızda pusula varsa kerteriz alınır. Yani, kıyıdaki en az iki sabit noktaya bakarak pusula yardımı ile denizin dibini aklınıza yazacaksınız. İşin özü bu.

Karada da bu metodu yol bulmak için kullanabilirsiniz. Tek bir ev, vericiler, enerji hatları veya beyaz kayalıklar gibi hatırlanması kolay olan nesneleri aklınıza yazacaksınız. Mesela;

"Ben köprüde durduğumda antenler karşımdaydı. Ben bu konumda antenlerin sağına gitmek istiyordum. Antenler şimdi solumda kaldığına göre ben yoluma düz devam etmeliyim" gibi...

(...)

Yolu nasıl olsa buluruz da...

35 senedir bu bölgede yaşayıp da bu yoldan bir kerecik olsun Elazığ'a gitmeyen insanları anlamaya çalışıyorum.

Anlayamıyorum.

İnsan hiç mi merak etmez!

İşte benim geziler vesilesi ile aradığım bulgular bu ve benzerleri!

Gelecek kuşaklara bana (!) ilginç gelen tespitlerimi aktarmaya çalışıyorum.

Bu ülkede "Merak" denilen şey, alınıp satılan bir nesne olsaydı!

Trilyoner olmam işten bile değildi.

Şimdi sadece başa bela getiriyor.

Muhtelif illere yaptığım geziler sonunda gördüğüm odur ki;

Bizim insanımızın büyük bir kısmı;

Okumaz, merak etmez, sormaz, sorgulamaz, konuşmaz, karışmaz ve çalışmaz.

Ama; Belediyenin kanal temizliği yaptığı rögarın başında bir anda 3-5 kişi toplanır ve manalı manalı bakar mı?

Bakar.

Karşısında koskocaman bir dağ silsilesi var!

Bakmaz.

Gezi notları, süreç içinde o ülke insanının kendisi ile yüzleşmesini sağlar.

Sonuçları acı da olsa mutlaka yapılmalıdır.

Çünkü, bireylerin kendi yaşamlarını yönlendirecek, geleceğini planlayan bir yol haritaları olduğu gibi,

Milletlerin de geleceğe uzanan elleri, kolları yol haritaları olmalıdır.

Sosyal dokunun zaaflarını, özgün niteliklerini, özde artı veya eksilerini bilmeden nasıl bir plan yapabilirisiniz ki!

Belleği olmayan bir canlının yaşaması mucizelere bağlıdır. Toplumlar da bu kaidenin dışına çıkamaz.

Bir örnek vermek isterim.

Kısa bir alıntı.

"1834 yılında İngilizler Fırat üzerinden Hindistan'a gitmeyi planlarlar.

Parlamento bu iş için 20.000 Pound'u Yüzbaşı Francis Rawdon Chesney'in emrine verir.

Planın özü; Asi Nehri ile Fırat Nehri'ni bir kanalla birleştirerek Akdeniz'i Basra Körfezi'ne bağlamak.

29 Aralık 1834 de Osmanlı yönetimi projenin sürdürülmesine izin veren bir ferman yayınlamıştır.

Gemi yapımı için gerekli malzemeler Asi Nehri ve Zig Zag Dağları üzerinden Birecik'e ulaştırılır.

Fırat nehri üzerinde buharlı gemi çalıştırılabilmesi için nehirde temizlik çalışması yapılır.

Yapımı tamamlanan iki gemiden birinin adı Fırat diğerinkinin adı da Dicle'dir.

Fırat adlı gemi 1 Ekim 1836 da Basra'ya ulaşarak Dicle Nehri üzerinden Bağdat'a ulaşır."

(Apdullah Kıran / Ortadoğu'da Su / Kitap Yayınevi)

Nasıl! Beğendiniz mi?

Sen kalk İngiltere'den gel, nehirleri birbirine bağla, Basra Körfezi'ne su yolu yap.

Ben, aşağıdaki fotoğrafta görülen suyu enlemesine bile geçmeyi akıl edemeyeyim.

O günden bu yana da 177 sene geçmiş!

İster merak, isterseniz enerji, olmadı akıl fukaralığı diyebilirsiniz.

Var sayın ki ben çok pesimistim. Tespitte de tanıda da yanıldım!

Buyurun söz sizin. Bu garabeti siz açıklayın. Sizin adınızla ben yayınlayayım.

-!..

Köprüden geçtik

Okun ucunda taksi hayal meyal görülüyor.

Toprak, yolun bir kenarına mıcır serilmiş. Köylüden aldığım bilgiye göre Kale'ye kadar yeni yol yapılacakmış.

İşte size mihmandar! Ne ağzı var ne de dili...

Mıcırı takip et, Kale'ye vasıl ol. Bu kadar basit.

Çığırlı Köyü / Halleberik

Fotoğrafta görülen köyün altından geçen anayolun yakın çevresinde çok sayıda sincap gördük.

Ağaç sincabı / Scirus anomalus / Mahalli adı: Deyin

Bir tespitimi daha sunmak istiyorum.

İlaç için suda bir tek tekne göremedim.

Kayanın siviğine (!) ev yapmak için oralara kadar yol yapıyor.

Ne için?

Keyfi için. Suya bakıp mangal yakacak. Yaksın, yakmalı da...

Halbuki çuval dolusu zevk, bir teknenin dümenine bağlı!

100 m aşağıda onu bekliyor!

Bunun için yeteri kadar beceri sahibi olmadığı gibi, aslında haberdar da değil.

Tekne kullanmayı becerebilse suya hükmedecek. Doğaya hükmeden dünyaya hükmeder.

Müthiş bir potansiyel var, ama akıl almaz bir aymazlığın içindeyiz.

Hollanda'yı gözünüzün önüne getirin. Okyanusa karşı kapı yaptılar.

Evet evet onlar! Hollandalılar. Onlar gökyüzünden inmediler!

Özde, Keban'dan su yolu olarak yeterince faydalanamıyoruz.

Diyeceksiniz ki "Denizlerden faydalanıyor muyuz?"

Haklısınız ne diyebilirim ki.

Size de bir şeyleri kaçırıyoruz gibi gelmiyor mu?

ÜÇ DİL

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde

Ana avrat dümdüz gideceksin

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin

*  

En azından üç dil

Birisi ana dilin

Elin Ayağın kadar senin  

Ana sütü gibi tatlı

Ana sütü gibi bedava

Nenniler, masallar, küfürler de caba

*  

Ötekiler yedi kat yabancı

Her kelime arslan ağzında

Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla

Kök sökercesine söküp çıkartacaksın  

Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek

Her kelimede bir kat daha artacaksın

*

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde

“Canımın içi” demesini

“Kırmızı gülün alı var” demesini

“Nereden ince ise, oradan kopsun” demesini

“Atın ölümü arpadan olsun” demesini

“Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur” demesini

“İnsanın insanı sömürmesini”

“Rezilliğin dik alası” demesini

Ne demesi be !…

“Gümbür gümbür gümbürdemesini” becereceksin

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde

Ana avrat dümdüz gideceksin

 En azından üç dil

Çünkü sen ne tarih ne coğrafya

Ne şu, ne busun

Oğlum Mernuş

Sen, otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.  

                                                                        Bedri Rahmi EYÜPOĞLU

 

Bu güzergahta 2 yerde balık üretim tesisi gördüm.

Keban'ın balık çiftliği üretim kapasitesi nedir? Şu anda bu kapasitenin neresindeyiz?

Yöre halkının protein ihtiyacının karşılanması öncelikler içinde hangi sırada?

Keban Barajı'nda yapılacak turizm etkinlikleri hangi boyutlara taşınabilir?

Daha pek çok soru sorabiliriz.

1.45 saat süren bir yolculuğun sonunda Malatya-Elazığ kara yoluna çıkıyoruz. Elazığ'a kadar önümüzde 55 km var

Anayola girdiğimiz saat / 13:58

Kalan yolculuk süremiz 30 dakika kadar tutsa Elazığ'a varmamız yaklaşık olarak iki buçuk saat sürmüş olacak.

İyi ki bu güzergahı seçtik.

Bunca güzelliği bir daha ne zaman görebiliriz?

Görebilir miyiz!

- !..

Yanılmıyorsan 1961 yılı idi...

Malatya'da ikamet eden dayım Alman malı bir pick-up almıştı. Wartburg!

3 silindirli 2 zamanlı bir Doğu Alman arabası. Arkası tenteliydi. 19.000 TL'ye alındığını hatırlıyorum.

Ön kısmı sadece 2 kişi aldığı için, geziler sırasında arabanın arkasına döşek serilir, ailecek arkasına doluşurduk.

İstikamet, Elazığ'ın Sivrice yakınında bulunan Hazar Gölü.

Hazar Gölü / 2011

Gün sonunda Malatya'ya dönerken Kömürhan'da dururduk, bina 2 katlı ve kerpiçtendi.

Bazlama eşliğinde yağda yumurta yenir, çay veya ayran içilirdi.

Yol boyu yediğimiz tozdan dolayı kardan adama benzerdik.

Arabadan inen temizlenmek için çırpındıkça ortalığı toz duman alırdı.

Önümüzü bile göremezdik ama 'yarın ne olacak kaygısı'nı da yaşamazdık.

3 yıl sonra 1964 yılında Hilton Oteli'nde verilen bir "Çay Partisi"ne gittim. (O zaman böyle söylenirdi:-)

Bir kere daha hangisini yaşamak istersiniz diye sorsalar! Kömürhan derim.

Kömürhan'ın önünden hızla geçerken, arabadan bu fotoğrafı çekebildim.

O günden bu güne, tam tamına 50 yıl geçmiş...

Kömürhan değişmiş, ama anılar canlılığını halâ muhafaza ediyor.

Saat 14:41 de Elazığ'a varıyoruz. 55 km mesafeyi 43 dakikada kat etmişiz.

İlk işimiz otele yerleşmek oluyor. Daha sonra Elazığ'ı yakından tanımak için sokağa çıkıyoruz.

Çarşı canlı, yollar kalabalık. Park sorunu ise tam anlamıyla bir kâbus.

Uzunca bir yoldan geldik. Sabah 06:00 dan bu yana 12 saattir hareket halindeyiz.

Acıktık, Elazığ'ın mahalli yemeklerini merak ediyoruz.

"Nerede yemek yesek doğru olur?" diye sorduğumuzda hemen hemen herkes "Harput" diyor!

Hava karardı, yollar kalabalık bildiğimiz tek şey Harput!

Başlıyoruz sormaya;

- "Harput'a neredene gidebiliriz?

- Düz devam et, 2 sokak sonra sağa dön, önüne cadde gelecek onu da geç, sola dönen ilk yolun üstünde...

İki sokak sonra sağa dönmek istediğimizde, o sokağa giremiyoruz.

Çünkü o sokak tek yön.

Bu garabeti en az 3-4 kere yaşadık.

İnsanlar hemen hemen her yerde olduğu gibi burada da adres tarif etmekten aciz.

Bunun başkaca bir adı yok. İşaret ettiği sokağa araç girer mi girmez mi! Aklına bile getirmiyor.

Her neyse yarım saat kadar anlamsızca dolaştıktan sonra bir levha görüyoruz. "Harput"

Levhanın işaret ettiği yöne doğru gitmeye başlıyoruz. Önce ışıklar bitiyor, daha sonra da evler...

Koyu bir karanlığın içine doğru umutsuzca ilerlemeye başlıyoruz.

5-10-15 km! Gözün görebildiği mesafede tek bir ışık bile yok.

(Bu kadar uzağa lokanta yaparsan tabii ki kapanırsın:-))

Umutsuzca geri dönüyoruz. Ortada Harput marput yok! Yorgunluktan ha bire sallıyoruz:-(

20 dakika kadar sonra yeniden şehrin içindeyiz. Sil baştan, başa döndük.

- Afedersiniz Harput nerede?

- Bu yolu takip et, kavşaktan sola, sonra düz devam et.

Bu sefer oluyor:-)

Yavaş yavaş yükselerek bir tepeye çıkıyoruz. Şimdi de bize önerilen "...." konağını bulmamız lazım.

Ara ki bulasın!

Açlıktan kan şekerimiz düşmüş. Yorgunluk diz boyu. Ortada konak monak yok:-(

Tabii ki sallamaya devam...

En nihayet defterden biraz büyük bir tabelada konağın adını görünce çocuklar gibi seviniyoruz.

Biraz sonra konağı da görünce yüzümüz aydınlanıyor.

Gelin görün ki araba ile lokantaya yaklaşmak başlı başına bir problem.

Her yer duvarlarla çevrili. Tüm işyerleri kendine bir alan çevirmiş ve etrafına duvar örmüş.

Gecenin köründe lokantaya sızmak için bir delik bulacağız! İşe bakar mısınız?

Bunu da beceriyoruz. Lokantadayız.

İçerisi "Versace" kılıklı masalarla donatılmış. Ev mi lokanta mı belli değil.

İşmar ede ede garsonu zor bela yanımıza çağırdıktan sonra; "Çok açız bize ne getireceksen" getir desek de o ısrarla 20 çeşit yemeği tek tek sayıyor ve içeriğini anlatıyor.

Kerhen siparişlerimi yazdırıyoruz. Onlar gelene kadar da önden iki lahmacun iki de ayran söylüyoruz.

Zor getirdik! Ama gitmiyor!

Siparişi teyit etmek istermiş!

Sanki uluslararası ihaleye girdik. En sonunda onun anlayacağı dille (!) masadan savuşturuyoruz.

Oh be...

Bu sevincimiz kısa sürüyor.

Aradan 20 dakikadan fazla zaman geçiyor. Ortada ne garson var ne de yemek!

Aynı (!) yolla ona bir kere daha kavuşup; "Ne oldu?" diye sorma şansını elde ediyorum.

O çok pişkin sadece "geliyor" diyor.

5 dakika sonra 2 lahmacun geliyor. Ayran yok. Bir çatal atıyorum!

Bu buzluktan yeni çıkmış! (Kuvvetle ihtimal öğlen servinden son kalan ikili!)

Tesadüfen oradan geçen garsona "bu ne rezalet" deme şansım oluyor.

"Sorun yok şimdi ısıtırız" deyince bende film kopuyor.

Kendimi dışarı atıyorum.

Erinç hesap ödemek için garsonu beklerken yüzünden mutluluk akıyor.

Lokantadan çıkıp yola düşüyoruz. Meydana benzer bir yerde bir polis memuru ile bir jandarma astsubayını görünce camı açıp onlara önce merhaba dedikten sonra "Harput" levhalarından bahis açarak;

"Her yerde "Harput" levhası var. Birine takıldık şehir dışına çıktık. Bir diğeri de bizi buraya getirdi. Bizi aydınlatır mısınız?" diyorum.

"Elazığ'ın eski adı Harput" diye söze başladıktan sonra "Sizin gördüğünüz o levha Buzluk Mağrası'nın yolunu gösterir" diyor.

İyi de biz bu ayrımı nasıl bileceğiz!

-!..

Yurt dışında, levhalara baka baka o ülkeyi bir baştan başa geçebilirsiniz.

Bu ülkede ise, sora sora aklınızı tüketirsiniz.

-!..

Söylene söylene otelin yolunu tutuyoruz.

Yarı sabah Hazar Gölü'ne gitmeyi planladık.

25.09.2011 / Saat 07:00

Erkenden göle geldik. Aslına Ankara'ya dönüş hazırlığı içindeyiz.

Öyle bir rota çizelim ki... Şimdiye kadar görmediğimiz yerleri görmüş olalım. Ana fikir bu.

Bu bağlamda gölü hızlıca gezip Malatya üzerinden Maraş'a gideceğiz.

Maraş'ta bir gece konaklayıp oradan Yahyalı üzerinden Kapuzbaşı Şelalesi'ne gitmek istiyoruz.

Kapuzbaşı'nı gördükten sonra yolculuk aynı günün akşamı Ankara'da sonlanacak.

Yol oldukça uzun. Gün içinde minumum 700 km fazla yol yapmamız lazım. Şelale gezileri buna dahil değil.

Ne yapabileceğimizi, daha doğrusu nereye kadar direnebileceğimizi Maraş'tan sonra görebileceğiz.

Hazar Gölü / 2011

Göl Elazığ'a 22 km uzaklıkta ve Elazığ - Diyarbakır karayolu üzerinde Hazarbaba ve Mastar Dağları arasında kalan sıkışmış tektonik bir göl. Gölün etrafında Tam bir tur attık. Bizi davet eden bir işletmeye rastlamadık.

Gölün çevresi temiz mi? Temiz.

Yerleşim yerleri de düzgün görülüyor.

Kilise Adası

Gölün çevresini bir saat 6 dakikada dolaşıp yola çıkıyoruz.

Harita yine aklımızı çeliyor.

Galiba Adıyaman'a gidiyoruz.

:-)

“Harput'ta Bir Amerikalı” Cevat Fehmi Başkut’un en önemli ve belki de en çok bilinen eseridir.

19. asırın sonlarına doğru Harputtan Amerika'ya olan göçün anlatıldığı eserde had safhaya ulaşan Batı hayranlığı hicvedilmiştir. O dönemde, Harput ve Harputlunun traji komik öyküsü aslında ülkenin tamamını ilgilendirmektedir.

Yapmış olduğum gözlemler Anadolunun pek çok yeri için geçerlidir ve aslında traji komiktir.

Bu geziler beni mutlu kılıyor.

Tabii ki mutluluk anlayışının göreceli bir kavram olduğunun farkındayım.

Mutluluk öyle bir şeydir ki...

Elle tutulmaz, gözle görülmez, beyinde başlar midede de bitebilir:-)

 

Gelecek Yazı
Adıyaman

 

Mehmet Emin Bora

04 Kasım 2011 / Ankara

Bu yazı 6122 kez okundu...