2016 Av Fuarı


5. Uluslararası İstanbul Silah  ve Doğa Sporları Fuarı

26 - 29 Mayıs 2016  / Yeşilköy - İstanbul 

Kuruluşumuzun 30. Yılı Anısına...

Tolga "Baba Fuara gidiyoruz" dediğinde "tedirgin olmadım" dersem yalan olur. Artık bir kaç gün süren ve  "özellikle de büyük şehirlere yapılacak seyahatler" beni fazlası ile yoruyor.

Çünkü kısa süreli de olsa alışageldiğim yaşam şeklinden ister istemez uzaklaşıyorum.

Sorun da bu noktada başlıyor.

Mesela:

Yatağımı, yastığımı aradığım gibi 12 ay da pencere açık yatarım.

Ama gelin görün ki büyük şehirlerdeki otel pencerelerinin pek çoğu can güvenliği nedeni  ile ya bir karış açılır ya da hiç açılmaz.

Klima ile aram iyi değildir. Son çare diye düşünürüm.

Uyku sırasında mutlak sessizlik vazgeçilmez lüksümdür.

Sivrisinekle oldum olası hasmane duygular içindeyiz. Sakın ola ki "sivrisinek mi kaldı" demeyin. Koca şehirde bir tane bile kalmış olsa, o da  gelir beni bulur.

Lezzetimden dolayı mı beni tercih ediyorlar, yoksa diyet için mi, bunu da pek anlamış değilim.

Kaç kere:  "Çalgıya çengiye gerek yok. Sessiz ol  neremden istersen oramdan ye" şeklinde az mı yalvardım  kendilerine...

Olmadı, uzlaşamadık gitti.    

Peki, neden bu kadar olmazsa olmaz bir arada?

-!..

Son 10 sene boyunca  yılın 8 ayı Çamlıdere'de ormanlık alana 200 m mesafede, özellikle de geceleri derin bir sessizliğin hakim olduğu 1300 rakımda yaşarsanız!.,

Saymaya çalıştığım bu şartlar, sizin ister istemez asgari standartınız olur.

Büyükşehirlerde yaşayan insanların hasret kaldığı temiz hava ve oksijen, Çamlıdere'de en üst seviyede...

Keşmekeşten uzak, dingin bir yaşam... Final için müthiş bir ortam diye düşünüyorum.       

Özde: benim için gece uykusu ve düzenli bir yaşam temposu  çok önemli demeye çalıştım. Siz bunu "huysuzluk" diye yorumlayabilirsiniz. Benim buna karşı da savunmam olmaz.

"Kabullenme" iç huzuru  sağlama yönünde atılan ilk adımdır ve aklın ürünüdür. Felsefi anlam bağlamında "teslimiyete" benzer gibi görünse de -ölçülebilir değerler esas alındığı için-aslında tezat teşkil eder. 

(...)

Fuarın bitiş tarihinden bu yana tam tamına 7 ay geçmiş.

Bugün 9  Ekim 2016 . Ben ilk defa klavyenin başındayım!  Bu hızla gidersem aralık ayının sonunu bulurum 

İçimden "Bu sene de fuara katılırsak olası yeni yazı ile birleştirsem mi" diye düşünmedim değil.

Ama bu yazının kendine özgü ilkleri var. Bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.  

 Ayrıca işin içinde zamana yenik (!)  düşme riski de var.

Anlatacağım.

(!)  

Sabahtan beri Şemdinli'deki menfur karakol saldırısını televizyonlardan izliyorum.

Çamlıdere'deki evde yalnızım. Dolayısıyla göz yaşlarımı saklamama gerek yok.

İçimde kor bir ateş yanıyor ve sönecek gibi de görünmüyor.

(...)

Saldırı Durak Karakolu'na yapılmış. 

Durak Karakolu ile geçmişte yaşadığım anılarım var. Üstünden tam tamına 40 yıl geçmiş olsa da, Şemdinli'nin benim hayatımda önemli bir yeri var.

O seneleri anlattığım bir yazımdan kısa bir alıntı yapacağım.

Bakın neler yaşamışım.

Çatalca Seyyar Jandarma Karakolu'nu senet karşılığı teslim almıştım. Yine senetle bir diğer görevliye teslim edene kadar bu karakolun takım komutanıydım.

Çavuşu yanıma çağırarak ertesi sabah saat 08:00'de takımın tamamını içtima alanında toplamasını istedim. "Emredersiniz" dedi ve gitti.

Sabah 08:00 de ben de alandaydım.

Erlerin kiminin ayağında postal, kiminin ayağında kara lastik, kiminde ise çizme vardı. Saçlar da uzamıştı. Veli Çavuş tekmil verdi. Kısa, ama kararlı bir konuşma yaptım. İlk olarak "temel eğitimlerin" yeniden başlayacağını duyurdum. İkincisi de genel düzenle ilgiliydi.

Herkes en kısa sürede askere benzeyecekti.

Kararlı konuşmamdan anlaşılmış olacak ki, erlerin bir kısmı traş olurken, bazıları da üstüne başına veya dolabına çeki düzen veriyordu.

Onlar için zaten soğuk olan hava, biraz daha soğumuştu!

Bir sonraki gün sabah saat 08:15 te belden yukarısı çıplak ellerinde G3 silahı olan 30 adam ve ben, ana yola doğru koşuyorduk. Bu eğitim aralıksız bir aya yakın bir zaman sürdü. Başta mızırdananlar olsa da, aramızda 10 yaş vardı ve benden utandıkları için koşuyorlardı.

Her geçen gün bana karşı hafif hafif de olsa ısınmaya başlamışlardı. Çünkü, yapılmasını istediğim her şeye ben de katkı koyuyordum.

Koşular sırasında türkü söylüyorduk. Sesi çok güzel olan erler vardı.

Çavuşun "Komşu gızını (!) zapteyle" şeklindeki ikazına, koro olarak "yaylalar yaylalar" diye hep beraber cevap veriyorduk. Bu cevap, komşuya "yani sen bilirsin!" şeklinde bir gönderme içeriyordu. O anda erlerin yüzlerinde oluşan hinlik görülmeye değerdi.

Şarkı ve türkülerle süslediğimiz sabah koşularında kat ettiğimiz mesafe, 10 km.'yi çoktan geçmişti. Ana yol üzerinde bulunan Durak Sabit  Jandarma Karakolu'na kadar gidip, geri geliyor ve bu koşudan sonra en az bir saat kadar bir süre de silahlı eğitim yapıyorduk.

Başta köylüler olmak üzere, bizleri görenler şaşkınlık içindeydiler.

Bkz: 

Bu ruh halini yaşarken insan ister istemez "Bu noktaya neden geldik" sorusuna bir yanıt arıyor.

Pek çok insanın yaptığı gibi yaşadığımız olayların arka planında ne olduğunu anlama gayreti içindeyim.

Yapmış olduğum tespitler beni haklı çıkartıyor.

Şimdi geriye dönerek yazdığım yazıları kontrol ettim.

769 - 1004  ve 1008 sıra numaralı yazılarım benim öngörülerimi kapsıyor. 

Yazdıklarıma inanmayabilirsiniz.Tespitlerime katılmasanız da en azından "gördüğünüze inanırsınız" diye düşünüyorum.

2013 Şemdinli / Kaçakçılar İran sınırında  (Fotoğraf: M.E.Bora)

Fotoğrafın tanıklığı çok etkli diye düşünüyorum.

Yeri geldi, fotoğraf üzerine bir kaç şey söylemek isterim:   

“Neden Fotoğraf sorusuna Susan Sontag: “Fotoğraflar zapt edilmiş deneyimlerdir” der ve ilave eder: “fotoğraf toplamak dünyayı biriktirmektir”

Susan Sontag, 15 yaşında Berkley Üniversitesi’ne kabul edilmiş. Daha sonra Chicago Üniversitesi’nden mezun olmuş, Harvard’da da doktora yapmıştır.1933 doğumlu öykü, roman yazarı ve eleştirmen olan yazar, arkasında ses getiren onlarca eser bırakarak 2004 yılında Paris’te hayata gözlerini yumdu. “Fotoğraf Üzerine” adlı eserinde:

“Fotoğraf alışılmış görme biçimini kırdığı ölçüde, başka bir görme alışkanlığı yaratır.” dedikten sonra cümlesini: 

"Hem yoğun - hem serinkanlı,

Hem meraklı – hem mesafeli,

Hem önemsiz ayrıntılara,

Hem aykırı şeylere düşkün" diye bağlar.

Fotoğraf üzerine pek çok söz söylenmiştir. Şüphesiz olan odur ki bundan sonra da söylenecektir.

Mesela:

Paul Strand "Sizin fotoğrafçılığınız, yaşadıklarınızın kaydıdır" der. 

Helmut Gernsheim "Fotoğraf dünyanın her köşesinde anlaşılan tek dildir" şeklinde bir iddiada bulunur. 

John Szarkowski "Satranç, ya da yazmak, verili ihtimaller arasında seçim yapmakla ilgili bir konudur.

Sadece fotoğraf söz konusu olduğunda bu ihtimaller sayılı değil, sonsuzdur" demek sureti ile fotoğrafın büyük gücünü çarpıcı bir örnekle anlatır. 

Ülkemizde  ise  fotoğraf üzerine belki de en çok söylenen bir tek cümle vardır.

 “Fotoğraf çekmek yasaktır.”

Neden yasaktır!

-!..

Bana sorsalar "insanları düşünmeye sevk eder de onun içindir"derdim.

Çok bilinen bir söylemi tekrar etmek sureti ile bir örnek vereyim. 

Mesela "İstanbul'u el birliği ile çirkinleştiriyoruz" desem ve hemen bir küçük cümle ilave ederek "kaç kişi farkında" diye sorsam... 

"Çok kişi" dediğinizi duyar gibiyim. Peki bu "çok kişiler" ne yapar? 

-!..

Ben söyleyeyim.

Birilerinin kendileri adına idare (!)  ile didişmelerini bekler,

Kazanırlar ise ağdalı bir tonda "ben de ne zamandır diyordum birader..." derken...

Kazanamazlar ise!

-!..

"Sana mı kaldı be birader" şeklinde başlayan klasik söyleme dönerler.

1958 yılının popüler savaş filmini anımsıyor musunuz! 

"Sessiz ve derinden git"  (Run Silent -  Run Deep)

Konumuza döneyim.

Aşağıdaki fotoğrafın arka planındaki uyumsuzluğu nasıl izah edeceksiniz!

Ya binalar olmayacaktı ya da cami!

Fuar alanına doğru giderken gördüğüm manzaraya bakar mısınız?

40 sene evvel istanbul'a gittiğinizde içiniz açılır ruhunuz dinlenirdi.

Şimdi daha adım atar atmaz üzerinize karabasanlar çöküyor. 

Ön planda :Ataşehir Mimar Sinan Camii arkasında ise Twin Tower. (Caminin yapım yılı 2012)

 

Binanın yapım yılı: 2006

Caminin yapımı 20 Temmuz 2012

Mimarlık sanatına hayranım.

Devasa ölçekli bir proje çiz.

Onlarca mekanı hayal et, santimine kadar ayrıntılarına gir.

Hayat geçirmek için tüm detay problemlerini çöz.

Yıllarını harca ki ortaya bir eser çıksın...

Ertesi sene önüne, ardına olmadı sağına soluna bir başka bir bina dikilsin...

Her iki emek de bir anda berbat olsun.

İstanbul'un silüeti bozuldu.

İşte somut bir  örnek.

Caminin, arkasında görülen yapı ile hiç alakası yok.

Mimari projelerin yapı ruhsatlarını vermeden önce olası problemleri görebilecek bir üst akıl lazım. Yoksa olacağı budur.

Liyakat esasına uygun olarak atanmış şehir plancıları neden lazım!

Dilerim ki derdimi anlatabilmiş olayım.    

 Twin Tower. Yapım yılı 2006 (İstanbul)

Petronas İkiz Kuleleri -1988 / Malezya-Kuala Lumpur 

Ne kadar da çok birbirine benziyor değil mi!

Tesadüfe bakar mısınız?

"Görmeye odaklanabilirsek" evrensel ölçeklere doğru önemli bir adım atmış oluruz.

Ama şunu bilin ki mutsuz olursunuz.

Bence buna rağmen değer.

Bu faklılık insan olmanın olmazsa olmazlarındandır. Acı ama bilmemiz gereken bir şey daha var.

Mutlu insanın anlatabilecek hikayesi olmaz.

200 sene sonra yaşayacak avcı kardeşlerim beni mutlaka anlayacaktır. 

Ben bu düşüncelele boğuşurken 4 Aralık 2016'da Habertürk Televizyonu'nda ana konusu mimarlık olan bir program yayınlandı.

Konuşmacılar: Osmanlı'nın yükseliş dönemlerinde "Sokağın köşesine bir bina yapılacaksa o binayı köşeye uyacak bir tarzda tasarladıkları gibi köşe olduğunu unutmadan duvarların pahlanmasına kadar ayrıntılara girildiğini öğrendim.

Yeri geldi Fatih Altaylı ilk bombayı patlattı. Hayatı boyunca klozet kullanmamış bir işçi klozet monte etmemeli, çünkü neyi nereye monte edeceğini bilemez anlamında benzeri bir cümleyi kendi uslubu ile adeta  haykırdı. Ben de içimden "ağzına sağlık" dedim.  

   Soldan sağa: Fatih Altaylı _Prof.Dr. Can Şakir Binan - Dr.Sinan Genim - Han Tümertekin

04.12.2016 Habertürk TV

Son zamanlarda görgüsüzlüğün tavan yaptığını  hepimiz görüyor ve biliyoruz.

Konuşmacılar Topkapı Sarayı'ndan bir örnek vererek: ziyaretçilerin çoğunlukla Hazine Dairesi'ni veya Kutsal Emanetler'i görebilmek için uzun kuyruklar oluşturduğunu söylüyorlar.  Demek ki Osmanlı denilince akla ilk bunlar geliyor.

İyi ki harem dairesi boş.

Dr. Sinan Genim: Gençlere bakmaktan çok görmeye teşvik etmek lazım bağlamında bir cümle kurdu. Sizce de çok haklı değil mi?

Bir ara söz Çamlıca'ya yapılan camiye geldi: Fatih Altaylı yapının bir kopya olduğunun altını çizdikten sonra "Mimar Sinan mezarından kalksa da baksa  "hala bıraktığım yerde ...." demek sureti ile haklı bir eleştiriyi dile getirdi. Sözlerini  var olan durumu tespit bağlamında "travmatik sorun"diye bitirdi.

Gelin görün ki benim fotoğrafını çektiğim caminin adı da Mimar Sinan Camii!  

Yaratıcı akla şiddetle ihtiyacımız var.

Ama var olan sistem bunu üretemiyor.

İp ucları aşağıda.

Dilerim ki bu iki fotoğraf "neden kopya meraklısı olduğumuzu" bir nebze de olsa anlatabilmiştir.

Bunları düşüne düşüne İstanbul'a geldik.

Fuar alanına iner inmez bize ayrılan bölüme yerleşmeye başladık. 

Erdal Tabak - Tolga Bora

Montaj işleri devam ederken ben de çevredeki komşularımın hazırlıklarını görmek istedim.

Pek çok üretici işini bitirmiş yarın yapılacak açılışa hazırlanmış bile...

   "Oduncunun gözü omcada olur" sözünü hiç duydunuz mu? Manasını biliyor musunuz?

  Arabanın altına ayna koyarak karterin  koruma sistemini göstermek istemişler. Sizce de hoş olmamış mı?

Omcanın, TDK sözlüğünde 6 değişik karşılığı  olsa da hepsi de birbirine benzer anlam taşır. Omca,  büyük odun parçası, büyük kütük demek.

Durduk yerde bu da nereden çıktı diyebilirsiniz. Sürücü ehliyetini aldığımdan bu yana tam tamına 50 yıl geçmiş.Bu süre zarfında kesintisiz araba kullandım.Tercihim ise çoğunlukla arazi taşıtından yana oldu. Bu karar sizi ister istemez "meraklılar" sınıfına sokar. Çünkü tercihiniz yaşam şeklinizi de belirler. Zaman size oyunun tek perdeden ibaret olduğunu öğretene kadar, içselleştirmeniz zaman alır. O zaman "keşke" ler başlar ama, gelin görün ki iş işten geçmiştir.

Benim gözüm, oldum olası arazi taşıtlarına farklı bakmıştır. Avcıları oduncularla özleştirince arazi taşıtlarını da "omca" gibi görürüm. Hayallere dalarım...

Yaklaşık 3-4 saat sonra fuar alanında bize ayrılan yere yerleştik.

    Tolga Bora - Pınar Özdemirci -M.E.Bora 

Akşam 20:30 sularında bundan sonra belki de fırsat (!) bulamayacağımız bu anı oğlum ve kızımla beraber biraraya gelerek fotoğrafladık.

Ertesi sabah için hazırız.  Bizi ne bekliyor? Müşterilerimizin son bir sene içinde ürünlerimiz hakkındaki kanaatleri hangi yönde gelişti?

Doğrusu gerçekten çok merak ediyorum.

Ertesi sabah ben 06:00'da hortladım. (Bu tabir rahmetli anneme aittir)

Gençlerin kahvaltı salonuna inmeleri 07: 00, bizim fuar alanından içeri girmemiz 09:30'u buldu.

Ana Giriş Kapısı

Fuar her sene gelişerek daha da güzel oluyor. Bu kısa süreli görsel etkinlik, avcılığın aslına "bir yaşam şekli" olduğunu anlatmanın akılcı bir yolu.

Gelin görün ki bu fırsat, ticari kaygılarla gerektiği kadar vurgulanamıyor.

Süreç içinde -kısmen de olsa- fuar anlayışı yerini, "panayır" yaklaşımına terk etmiş gibi.

Halbuki bu etkinlik süresince toplantı salonlarında:

21. Yüzyılın Işığı Altında Avcılık Nedir Ne Değildir?

Yabanhayatının Öncelikli Sorunları Nedir? 

Sektörün Öncelikli Problemleri Nedir?  başlığı altında konferans konuları tespit edilerek en az bir ay önce ilan edilebilse,

Benzeri pek çok soruna yanıt aranabilse...

Konuşmacılar -en az  bir ay öncesi- titizlikle seçilebilse,

Konuşma süresi 20 dakika ile sınırlanabilse,   

Bu yaklaşım her yıl tekrarlansa...

Nihayetinde... 

Çalışmalar kitapçık haline getirilse ve ilgili kurumlarla paylaşılsa!

"Gelecek kuşaklar çok değerli bilgilere ulaşılabilir" diye düşünüyorum.

Fena mı olur!

Not: Yazımın sonunda bu konuda önemli bir örnek vereceğim 

Ana giriş kapısının sol tarafında yukarıda fotoğrafı bulunan silah sanayinin bir teşhir bölümü vardı. Markanın hem Tolga'nın hem de benim ilgimi çekmesinden daha doğal ne olabilir ki.

Öyle de oldu!

Açılış hafta arası (Perşembe) olduğu için beklenen ziyaretçi sayısının az olması alışılagelmiş bir durumdu. Tolga ile yaptığımız bir konuşma sırasında bana dönerek:

- Baba yukarıdaki Bora marka silahların sahibi ile bir akrabalığımız olabilir mi? şeklindeki sorusunu çok net cevapladım.

- Olamaz. Olsa bunca senedir aynı sektördeyiz... Nasıl olur da bilemeyiz ki!

 - Öyleyse neden Bora?

-!...

Söyenecek söz kalmayınca: 

- "Çok merak ediyorsan ortalık yeterince kalabalık olmadan gidip kendilerine soralım. Bana kalırsa işin doğrusu bu" dedim. Firmayı ziyaret etmek için bir üst kata çıktık.

Tarih 26.05.2016 Saat:09:45  

Konuşabilmek için bir yetkili ararken bize yaklaşan bir satış elamanı yardımcı olabileceğini söyledi.

Tolga "Firmanın yetkilisi ile görüşmek istiyoruz" dedi.

O sırada arka tarafta masa başında tek başına oturan bir beyefendi ayağa kalkarak yanımıza geldi ve "Buyurun ben yardımcı olayım" dedi.

O anda 3 kişi bir aradaydık. Her üçümüzün de boynunda fuar idaresinin bizlere verdiği tanıtım kartları vardı  

Nevzat Demirel - M.Emin Bora

Tolga hemen konuya girdi:

- Merak ettik onun için soruyorum. Soyadınız Bora mı?

- Hayır Demirel.

 - Peki silahın markası neden Bora?

Bu arada Tolga göz ucuyla önce benim boynumda bulunan isimliğe sonra da önüne kısa bir bakış atarak bu soruyu neden sorduğunu ima etme çabasında.

İsmini daha sonra öğrendiğim Nevzat Bey kısa bir duraksamadan sonra biraz da umutsuzca:

- Nasıl anlatsam ki! dedi.

Kendisini heyecan ile teşvik ettik. 

- Anlatın anlatın biz hızlı anlarız.

Bu içten teşvik karşısında Nevzat Bey anlatmaya başladı.

"Yaklaşık 25 sene mi desem 30 sene mi önceydi pek de anımsayamıyorum  o zamanlar da Merkez Av Komisyon toplantısı yapılırdı. Biz o tarihlerde çok gençtik. Konya'dan (Huğlu ve Üzümlü kasabalarından) toplantıya katılmak için Ankara'ya gelirdik. Toplantılar çok sert tartışmalara vesile olurdu. Gençtik, ağzımız çok da laf yapamazdı. Ama biri hanım biri de erkek olmak üzere iki konuşmacı avcıları yerin dibine sokardı. Çok üzülsek de onlara laf yetiştiremezdik. Söz sırası avcılara geçince soyadı Bora olan biri çıkar onların ağzının payını usulünce verirdi. İçimiz ferahlardı. İşte o zamandan kalan bu duygu ile silahın markasını Bora koydum dedi. 

Kısa bir süre sessizlik oldu.

Tolga bana, ben Tolga'ya baktım.

Bu arada benim gözlerime toz (!) kaçtı.

Sessizliği Tolga bozdu.

- O benim babam.

Şaşırma sırası Nevzat Bey'e gelmiş olacak ki...

-Ya öyle mi... Başınız sağ olsun dedi.

Şimdi 3 şaşkın olmuştuk.  

Tolga,  Nevzat Bey ve ölü ben!

Hoş o saatten sonra ölsem de fark etmez...

Bir anda üçümüzün de gözleri isimlikler arasında hızla dolaşırken Tolga göz ucuyla beni işaret ederek:

- Babam burada ölmedi dedi. 

  Nevzat Bey insiyaki olarak boynuma sarıldı bir müddet öyle kaldık.

Tekrar konuşmaya nasıl başladık! Bunu anımsamıyorum.

Uzun uzun geçmişi yad ettik diyelim.

Nevzat Bey'in ısrarlı daveti için bizi affetmesini rica ettik. Çünkü birazdan kalabalık başlayınca herkesin işinin başında olması gerçeği vardı.

Tolga BORA - Nevzat DEMİREL

Nevzat Bey ile vedalaşarak alt kattaki sergi alanına döndük.

O katı nasıl indiğimi bir Allah, bir de ben bilirim. 

Duygularımı bastırmaya çalışarak masanın başına çöktüm. Zaman tünelinin içinde savruluyordum. Geçmiş gözlerimin önünden hızla akıp geçti.

Sırtını devlete dayamak sureti ile "haksız ve mesnetsiz" yere esip gürleyen zavallının haddi hesabı yok ki...

Geçmişte vardı, şimdi de var, yarın da olacak.

Rahmetli Çetin Altan bu yaklaşımı benimseyenler için geriye dönük belki de 50 sene öncesi  "Hazineden geçinenler" derdi.

Sene 2017. Bu ülkde halâ "devlet mi vatandaş için var, yoksa vatandaş mı devlet için" sorusunu net bir biçimde cevaplayamadık.

(...)

Olsun, aradan 30 sene de geçse,

Gerçekleri az sayıda bilen de olsa

Bilen biliyor.

Bu sitenin önceliklerinden biri, bir yandan bilgi aktarırken bir yandan da "geçmişte yaşanan olayları tarafsız bir bakış açısı ile yorumlayıp gelecek kuşaklara aktarmak". diye düşünüyorum.

Sıcağı sıcağına yaşadığım bir örneği sizlerle paylaşmak isterim..

Ben bu yazıyı kafamda sonlandırmaya çalışırken cep telefonum çaldı. Ben, eşim ve oğlum  öğle yemeğindeyiz. (20.12.2016: Saat: 12:00 suları.) 

Bilmediğim bir numara ama her nedense açtım. Telefondaki ses: "Merhaba ben sizi Şemdinli'den arıyorum. Adım Ferheng, Ferheng Geylani dedikten sonra konuşmasını sürdürdü.

İnternet sitesinde annemin düğün fotoğrafını yayınlamışsınız ayrıca rahmetli dedemin fotoğrafı var. Teşekkür etmek için aradım "demez mi! 

Yanlış anlamış olabilirim diye  önce Ferheng'e ismini bir kere daha telaffuz etmesini isterken anlamını da sordum. Farsça'da:  Bilgi, hüner, marifet; edep, akıl, temkin anlamına geliyormuş. Tüm özellikler bir araya geldiğinde bilge kişi denilebilirmiş. Bu arada ben onu dinlerken hızla o yılları anımsamaya çalıştım.  

39 sene evvel annesinin düğününe gitmiştik... Ferheng şimdi 33 yaşındaymış ve Yüksekova'da çalışıyormuş. 

Bkz:

Ferheng annesinin düğün fotoğrafının internet üzerinden yayınlandığını, Almanya'da yaşayan ablasından öğrenmiş. (Kolayına bu zaman dilimine "iletişim çağı" denilmemiş)  

Bu telefon konuşmasını eşim ve oğlum da dinledi. 

Gözlerimiz buğulandı.

Sanki yarım saat önce kaleme aldığım içeriği doğrularcasına... 

(...) 

Ferheng Ankara'ya gelir ise misafirim olacak. Ben de Şemdinli'ye davet edildim.

Ferheng o kadar içten konuşuyor ki... "Şemdinli'den ne isterseniz göndereyim balımız çok meşhur" diyor.

Bu konuşmalar baldan bin kere tatlı. İçtenliği için ona teşekkür ediyorum. Görüşmek dileği ile vedalaşıyoruz.

(...) 

Bu güne kadar bir bilinmeyeni madem yeri geldi onu da yazmam gerekiyor diye düşündüm. Gelecek kuşaklar bunu mutlaka bilmeli.

Sn. Nevzat Demirel'in  bahsettiği o dönemin iki isimsiz kahramanı var.

Dr. Haluk PULAT ve  O.D.T.Ü  mezunu Kim. Müh. Bülent ÜNAL.

O dönemde birlikte kurmuş olduğumuz Avcı Eğitimi ve Yaban Hayvanı Üretme Vakfı için o kadar çok çalıştılar ki...

Anlatmak mümkün değil.

Bülent Ünal_ Dr. Haluk Pulat

DR. Haluk Pulat 

Bülent Ünal - Doç.Dr. Demokan Erol - M.E.Bora
 1993 yılında kurmuş olduğumuz vakfın açılış toplantısı

Bu iki can dostum, o zaman diliminde binbir güçlükle kurmuş olduğumuz "Avcı Eğitimi ve Yabanhayvanı Üretme Vakfı"nın Mütevelli Heyeti'nde çok değerli çalışmalara imza atmışlardır.

O tarihte ne üretebildiysek onların payı gerçekten çok büyüktür.

Bu isimleri kaç kişi biliyor?

-!..

Vakfımızın üyesi olmasına rağmen hatırlayan kaç kişi var?

-!..

Ne yaptıklarını bilen var mı?

-!..

Peki, orta yerde "avcıyım" , "başkanım" diye gezinen içi boş, insansıları (!) bilmeyen var mı?

(Sağduyu sahibi avcı kardeşlerimi kesinlikle tenzih ederim. Bahse konu "insansı" sayısı iki elin parmak sayısı kadardır. Herkes de onları iyi kötü bilir. )

-!..

Sorun da tam işte burada.

Ekonomide "Kötü para iyi parayı kovar" sözü ne kadar gerçek ise, 

Yaşadığı ortam içinde:

Asgari bilgiden yoksun,

Düzey kelimesini anlamaktan aciz,

Edepten nasibini almamış, 

Riyakar,

Çıkarı için her türlü rezilliğe teşne -kendi tanımlamaları ile bunu "uyanıklık" zanneden,

Evrensel ahlaktan nasibini alamamış insan müsvettleri, tıpkı ekonomide halâ geçerliliğini koruyan Gresham Kanunu'nda olduğu gibi  bilgili,  ahlâken yüksek düzeye sahip, çalışkan  insanların toplum içinde ön plâna çıkmasına mani olur.

Örnek mi!

Bkz: 

Peki  Gresham kanunu nedir? (Sir Thomas Gresham 1519 -1579 )

Okuyalım mı?

Bkz:http://www.nedir.com/gresham-kanunu

Anladığınızdan adım kadar eminim. 

Bize ayrılan bölümde yavaş yavaş  da olsa gelen ziyaretçileri karşılamaya başladık.

Tam bu sırada çok sevdiğim değerli dostum Sn. Ali Şahin telefonla beni arayarak "Fuara gelmek üzereyim" dedi.

Kendisi ile takriben  bir ay evvel yine telefon ile görüşmüştük. O zaman Bursa'dan fuara geleceğini söylemişti.

Aradan kısa bir zaman geçti. Ali Bey, her zaman ki güler yüzü ile aramıza katıldı. Hâl hatır derken zaman su gibi akıp gitti. Ali Bey'i yakından tanıyanlar bilir. Onunla sohbet etmek başlı başına bir keyiftir. Ruhunuz dinlenir. Bu sefer de öyle oldu neredeyse bir saate yakın bir zamanın nasıl geçtiğini anlamadım dersem yeridir. Bu arada ziyaretçi yoğunluğu artmaya başladı. Ali Bey her zaman ki o kibar üslubu ile "İzin verirseniz ben de gideyim" dedi. Ayağa kalkmıştık "izin de ne demek, sağ olun var olun şeref verdiniz" dedim.

Bu arada Ali Bey yanında getirdiği paketi açarak "Bu sizin "diyerek fotoğrafta gördüğünüz çerçeveyi bana uzattı.

Hızla bir göz attım...

Nefesim tutuldu... Gözüme toz kaçtı, boğazım düğümlendi, göğsüm kabardı...

Saydıklarıma sözümün geçmediği bir anı olanca hızı ile yaşamaya başladım.

Neredeyse olduğum yere çökeceğim.

Ne demem lazım?

Ne yapayım?

Bilemedim doğrusu...

Gözler yalan söylemez diye bir söz vardır...

M.Emin Bora - Ali Şahin

Ali Bey'in yüreği her zaman en ince telden çalıyor. Bunu çok uzunca zamandan beri biliyorum.

Ama! Ne zaman aklına geldi de öykü tadında bir şiir yazdın Ali Bey?

Pes doğrusu... Bundan sonra çoluk çocuğa ne bırakacağım kaygısı çekmeyeceğim. Bundan büyük zenginlik mi olur! 

 Okuyalım mı?

Not: Bu tabloyu okunabilir hale getiren Ömer Kıraç kardeşime teşekkür etmek isterim

Pes doğrusu... Sözün bittiği yer burası olmalı. Ne diyebilirim ki.

Takriben 2 saat arayla art arda yaşadığım bu iki olay, benim için güne değil, aya değil bu yıla damgasını vurdu diyebilirim.

Bu ve benzeri olayların insan üzerinde çok büyük bir etkisi oluyor. 

Tusunami misali...

Ayaklarım yerden kesildi. Sağ salim yeryüzüne indiğimde ilk iş kendime bir kere daha çeki düzen vermek oldu.

Özde:

Her şey insanla başlıyor veya insan yüzünden sonlanıyor. 

Yanlış mı?

200 sene sonra yaşayacak avcı kardeşlerime olabildiğince belge ve bilgi iletmeli..." diye düşünüyorum.

6 aydan daha fazla bir zamandır yeni bir çakı imal edebilmek için zorlu bir uğraş veriyoruz. 

Şasesi tamamen paslanmaz çelikten bir çakı... Fuara yetiştireceğiz.

Tüm içtenliğimle ifade etmem gerekir ise "Bundan daha iyisi en azıdan şimdilik de olsa yok."

33 sene evvel av bıçağım (Buck knives) daha doğrusu cep çakım kırılmış olmasa!

"Yaparım" diyen kişilerin peşinde aylarca koşuşturmasam!

Konuyu onur meselesi yapmasam...

Bu noktaya nasıl gelebilirdik?

Bir çakının müşterinin  beğenisine  sunulmasına kadar, yüzden fazla elden geçtiğini biliyor musunuz!..

"Ömür boyu garanti" sloganını 30 senedir deklare edebiliyorsak bir tek sebebi var.

Ne yaptığımızı biliyoruz.

 

Bu çakı fuarda ilk defa görücüye çıkacak.

Tepkiyi çok merak ediyorum. Heyecanım bu yüzden.

Ziyaretçiler çoğalmaya başladı.

Ben özellikle bir kenarda durarak hem gözlem yapıyor hem de bunu fırsat bilerek fotoğraf çekme gayreti içindeyim.

Zaman zaman gelen misafirlerimizle sohbet edebilmek için ben de oturarak dinlenme fırsatı elde ediyorum. 

Ateş Yılmaz Erduru - Emel Reisoğlu
 T.T. Arms & Hunter Dergisi 

  

                    Zafer Ergin - M.E.Bora           Not: Sn. Komutanım davetiniz aklımda.

 

Ömer Boravalı

Aybeniz Orhan 
Great Wild Life / Doğa Aktiviteleri Dergisi 

 

Zafer Ergin 
Sinema ve Tiyatro Sanatçısı

  v

Mustafa Can (Canbaba) - M.E.Bora                               Gravür Ustası -Cafer Şenek

 

  

                                         Tolga Bora - İdris Altıncaba                                      M.E.Bora  - ...................                                                        

 

                                                                                   M.E.Bora - Kaan Topbaş - Tuncer Topbaş

Murat Özkul - M.E.Bora

  

Dört gün süren fuar süresince çok sayıda ziyaretçi ile sohbet etme fırsatı buldum.

Hepsi de bizi onore edecek farklı bir öykü anlattı. Başımızı öne eğerek sadece teşekkür edebildik. 

Pazar akşamı 10:30 gibi Ankara'ya doğru yola çıktık. Yol boyunca Tolga'ya "işinin her geçen gün daha zor olmaya başladığını" anlatma gayreti içinde oldum.

Görülen o ki... Tolga ve çalışma arkadaşları kendileri ile yarışacak. Dolayısıyla kılı kırk yarmak gerekecek.

Borcumuzu ancak böyle ödeyebiliriz diye düşünüyorum.

Gece 03:30 gibi Çamlıdere'ye geldiğimizde 17saattir ayakta olmamızdan dolayı "sallanmaya başladık" dersem beni anlarsınız diye düşünüyorum.

Perişanlık bu olsa gerek. 

"Sabah ola hayrola" diyerek yatağa yatmadım, resmen devrildiğimi hayal meyal da olsa anımsıyorum..

(...)

Bir ara kalktım. Saat: 07:30

Kapıyı açık görünce Tolga'nın odasına baktığımda o yeni bir gün için çoktan yola çıkmış bile...

05.12. 2016

Habertürk Televizyonu'nu izliyorum.  Mutlaka sizin de haberiniz olmuştur.

Fazla söze gerek var mı?

Yanlış mı?

Yanlış.

Bu ve benzeri yanlışlıklar sektörü zor duruma sokuyor. Helel hele içinde yaşadığımız bu günlerde. 

Ülke yaşam savaşı veriyor. Güvenlik güçlerinin, yargının sınırlı enerjisini hoyratça kullanmaya hiç kimsenin hakkı yok.

Yardımcı olmamız gerekirken...

Şimdi "Avcı Eğitimi ve Yabanhayvanı Üretme Vakfı"nı neden kurduğumuz bir kere daha anlaşılmıştır (!) diye düşünmek istiyorum.

Bu toplumun -avcıların-  A'dan Z'ye çok sıkı bir eğitime ihtiyacı var. Sil baştan (!) yapılmalı.

(...)

Siz camianın içinde olması gereken kontrol mekanizmasını gereği gibi çalıştırmazsanız...

Size güven duymazlar.

Ciddiye alınmazsınız.

Dolayısıyla silah alırken avcılara "vergi borcun var mı" diye sorarlar...

 Bkz:

Siz ise trilyonlarca borcu olan bir işverene "Araba alırken ona niye benzeri bir soru sormuyorsunuz" diye ilgiliye bir tek soru soramazsınız.

Bazılarının içinden "O silah, bu araba, bu nasıl bir benzetme" dediğini duyar gibiyim.

Önce bilgi edinelim: 

Ülkemizde cinayet olgularının yarısı ateşli silahla gerçekleşmekteymiş. Araştırmacı: Her yıl yaklaşık 3 bin kişi silahla ölmekte, 12 bin kişi de yaralanmaktadır demektedir.

Bkz 

Araba adam öldürüyor mu? 

-!..

2015 yılında ölen insan sayısı 7530. Bunda sürücünün hata payı % 89.3.

Şimdi ne düşünüyorsunuz?

Bu ölümlerin suçlusu ne silah, ne de araba.

Suçlu eğitimsiz insan. Yıl 2017 artık bunu anlasak olmaz mı!..  

Avcıların horlanmasının asıl sebebi,  ne yazık ki yine avcılardır. 

100 TL gönderip kurs bitirme belgesi alınabiliyorsa kimi kime şikayet edeceğiz?

Saygıdeğer kardeşlerim,

Bu yazıyı 7 ayda tamamlayabildim. Böylesi bir durum ilk defa başıma geldi.

2016 Kasım ayından bu yana gözlerimle ilgili olmak üzere çok ciddi bir sorun yaşıyorum. Yoğun tedavi görüyorum.

Dolayısıyla okuma güçlüğü çekiyorum.

Okuyamayınca da yazamıyorum. Ben yazamadım.  Dilerim ki bu mazeretim kabul görür.

Bu yazımda bazı fotoğraf karelerinin altına isim yazamadım. Onları mutlaka tamamlayacağım. (Notlarım Çamlıdere'de kalmış)  Bu hatadan dolayı da herkesten özür dilerim.

Başka bir derdim daha var.

Sn. Ömer Borovalı ile 9 ay evvel telefonla görüşmüştüm. Ricam üzerine bana gereken bilgileri gönderdi. Onun hayatını anlatabilmek gibi son derece zor bir görevi bu suretle üstlendim.

Başıma bunların geleceğini aklıma bile getirmemiştim.   

50 seneden biraz fazla zamandır bu camiayı takip ederim. Bu süre zarfında avcılar için Ömer Bey'in sarf ettiği çabayı hiç kimse etmedi. Herkes bunu böyle bilsin.

Allah fırsat verir ise yaşam öyküsünü kaleme alma fırsatı bulabilirsem...

Bilmeyenler de öğrenecek. Gelecek kuşaklar da... 

Lütfen mazeretlerimi kabul buyurun.

Saygılarımla...

Mehmet Emin BORA

05 Ocak 2017 / Ankara

Körler memleketinde görmek hastalık sayılır.

                                                                                 Cenap Şahabettin

KAYNAKÇA:

Belgesel Fotoğraf ve Foto Ropörtaj / Özcan Yurdalan

Fotoğraf Üzerine / Susan Sontag

Fotoğrafın Kısa Tarihçesi / Walter Benjamin

Siyah Beyaz Masallar / Tuğrul Çakar  

Fotoğraf Sanatı / Edouard Boubat

Fotoğraf Tarihine Giriş / Albert Modiano

Fotoğraf / Mary Price

Fotoğraf ve Toplum / Gisele Freund

Sözde Fotoğraf / Çerkes Karadağ

Fotoğraf Neyi Anlatır / Caner Aydemir

 

 
 
 
 

Bu yazı 1462 kez okundu...