Ustaca Yaşam


17 Şubat 2016 

Yaklaşık olarak 20 gün önce yakın dostum Erdal Tan Bey'den bir e-posta aldım. İçeriğinde ODTÜ'de yapılacak bir dizi konferansın haberi ve ilgili sitenin e-posta adresi vardı..

Mektubun içeriğinde Prof. Dr. Ali Demirsoy'a olan sevgi ve saygımı bildiği için hocanın iki farklı konuda vereceği konferanslarının da altını çizmiş. Hemen verilen internet adresine girdim.  

Öğrendiğim kadarı ile etkinlik 3 gün sürecekmiş. 4 yıldır süren bu çalışmadan yeni haberdar oldum.

Kim bilir neleri kaçırdım! Hayıflanmamak elde değil. Geçmiş olsun.

Aşağıda sadece üçüncü günde gerçekleştirilecek konferanslar var.

İlginizi çeker diye düşündüm. Belli mi olur gelecek sene bu fırsatı siz de, ben de daha iyi değerlendirebiliriz. Hoş olmaz mı?

Görüleceği üzere 2 konferansa kaydımı yaptırdım. Pek çok seminerin de katılımcılar tarafından erken rezervasyonla dolduğunu gördüm. Konferans salonlarının izleyici taşıma kapasitesi sınırlı olduğundan, bir daha ki yıl için şimdiden planlama yaptığımı söyleyebilirim.

Konferansın verileceği 17 Şubat Cuma gününü iple çektim dersem abartmış olmam.

Var olan bir tek gerçek var, hocayı çok özlemişim.

Onu görüp de artmadığım, coşmadığım, rahatlamadığım bir tek Allah'ın günü olmadı.

Bu o kadar önemli ki! 

-!..

Hoca konuşmasının bir yerinde "yaşanan günlerin birbirine aynı ölçüde benzemesini, tespih tanelerine benzettikten sonra sözü imameye getirmek sureti ile bir farkındalık yaratarak anlaşılması kolay bir örnek verdi".

Daha sonrada her yaşanan günün mutlaka bir önceki günden farklı geçmesi gerektiğinin altını kalın çizgilerle çizdi.

Özde: fotokopi çeker gibi birbirine benzeyen günleri yaşamanın pek de bir anlamı olmadığını söyledi. 

Herhangi bir günün  bir diğer  günden farklı olması, çoğu (!) insan gibi benim de olmazsa olmazlarımdan. Örneğin: Hocanın 50 m uzağında bile olsan, bil ki o gün mutlaka farklı bir gün olacaktır.

Hoca gürül gürül akan bir nehir gibi... Yeri geldiğinde çağlıyor, zaman zaman duruluyor ama her hali ile sınırları zorluyor.  Gerçek olan bir tek şey var. Su gibi hayat bahşediyor...   

Hocayı hiç dinlemediyseniz!  Mutlaka bir kere dinleyin derim.

Önyargılarınızı ötelemeyi becerecek yetiye ulaştıysanız - bunun ne denli zor olduğunu iyi bilirim- elinizdeki tası, sırtınızdaki küfeyi fazlası ile dolduracak kadar damıtılmış bir bilgi edineceğinizden hiç, ama hiç şüpheniz olmasın.

Ömrünü bilim adına adamış bir insanın 70 sene içinde süze süze elde ettiği kazanımları karşılıksız olarak sizinle paylaşmasından daha önemli ne olabilir ki!

!..

Gelişmiş Batı ülkelerinde bu tür konferansları dinleyebilmek için kucak dolusu para harcamanız gerekiyor. O kadar talep gören bir eylemdir bu...  

Bir kere katılma şansı elde edebilirseniz ne kadar haklı olduğumu o zaman göreceksiniz.

Hayata bakış açınız değişecek. Kolay bir şey mi bu!

Bu konuya daha da açıklık getirmek için konferansın küçük bir bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Size sınırlı  (!) sayıda bilgi aktaracağım. Çünkü bu yönde bir izin almadım.

Zaman kısıtlı,  akan bilgi dolu dolu olunca bir yandan takip ederken, diğer yandan da not tutmak -en azından benim için- hemen hemen imkansızdı. 

Hal böyle olunca ben de perdeye yansıyan metinlerin fotoğraflarını çektim. (Toplam slayt sayısı 55 civarında)

Eve geldiğimde defalarca okudum. Salonda olduğu gibi zaman zaman evde de göz yaşlarıma mani olamadım. 

Hocanın hoşgörüsüne sığınarak konferanstan bir kaç slaytı sizlerle paylaşmak istedim.

Neden?

Çünkü; aynı üniversitede olup da hocanın ismini dahi duymayan öğretim görevlisi tanıdım.

!..

O zaman ruh halim alt üst olmuştu. Şimdi de aynı duyguları yaşıyorum. Sözün bittiği yer burası ise: sözün, özü nasıl etkilediğini de saygıdeğer hocam anlatsın. 

Not: Her iki ayraç arası, birbirini takip eden konu başlıklarını kısmen kapsar.

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Ustaca yaşam, ustalardan öğrenilir

Doğada kaza yoktur. Kaza dangalakların işidir.

Burada durmak ve bir tespit yapmak istiyorum.

Bu ülkede kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, devletten nemalanmayan her insan yaptığı her türlü hatayı canıyla malıyla bir şekilde öder ama mutlaka öder.

İşine ait her türlü evrakı cinslerine göre 5 ve 10 sene süre ile saklamak mecburiyetindedir.

Gel gör ki devlette çalışan, geçimini aldığı maaşla sürdüren insanlar hata yaparlar da sisteme zarar verirler ise -ekseriyetle-   bir şekilde üstü kapatılır, daha da olmadı yürürlükteki bir mevzuatın  bir maddesine dayandırılarak bir şekilde usulüne uydurulur.

Bu Tanzimat'tan bu yana sürdürülen bir sistemdir. Arkasında MEMURLAR VE DİĞER KAMU GÖREVLİLERİNİN YARGILANMASI HAKKINDA KANUN vardır.

Memur hakkında suç duyurusunda bulunduğunuzda  karşınıza: 

"İzin vermeye yetkili merciler" başlığı altında bir dizi yasa çıkar ki... Ne yapacağınızı şaşırır kalırsınız.  

Diyeceğim o ki; ülkenin sınırlı kaynakları, siyasetin sınırsız yetkisinin emrinde olduğu hemen hemen her dönemde bir kesim tarafından hoyratça kullanılmıştır.

Şahit olduğum bir konuşmaya istinaden bir örnek vereceğim.

Memur olarak 30 sene çalışmış ve zamanı geldiğinde de emekliye ayrılmış bir kişiden bahsediyorum. Varsayalım ki  idare çalışma hayatının sonunda kendisine 30 sene hizmeti üzerinden de x miktarda da bir maaş bağlamanın yanı sıra emekli ikramiyesini de ödemiş  olsun. Aradan 10 sene geçince devlet (!) yeni bir yasa çıkartarak "arkadaş sen 30 sene çalıştın ama senin gördüğün iş öyle böyle değil (miş). Senin yıpranma hakkını yeniden hesap ettik. Sen madursun be kardeşim! Yaptığın işten dolayı yıpranma hakkına 15 sene daha ekledik. Şimdi 30 sene yerine 45 sene çalışmış gibi hesap yaptığımızda  x+y  kadar  alacağın çıkıyor. Gel bu paranı bizden al" deniyormuş.

Nasıl kanun ama? İyi olmuş değil mi?

Sizden özellikle rica ediyorum. Ekteki linke girerek kanun metnini okuyun. Bkz:

Ben saydım ilk nokta 98 kelime sonra konulmuş. Metnin sonuna geldiğinde size aniden adınızı sorsak zorlanabilirsiniz."Okuduklarınızdan ne anladınız?" diye sormayı ise, hiç düşünmüyorum.

Ortalama 10 kelimeden oluşan cümleleri anlamakta zorlanan bir toplumda bu metin örnek olacak kadar önemlidir.  

Şimdi sormak isterim. Bana serbest meslek erbabından, bir tarım işçisinden, emekliye ayrılmış bir bakkaldan Allah için bir tek  örnek de siz verin!

Gerçek enflasyonu yanından bile geçmeyen maaş artışları, ile örneğin:  günlük 3 lira mertebesinde bir artış ile yaşamaya (!) mahkum  edilen emeklilerin hallerini her an her yerde görmüyor muyuz?    

 Geçinme belası adlı şiirinde Mehmet Akif Ersoy'un dediği gibi: 

Doksan senelik ömre, İlâhî, bu mu gâyet? / Bilmem ki ne âlem bu cedel-gâh-ı maîşet!  

(Allah'ım! Doksan senelik ömrün sonucu bu mudur? Bilmem ki bu geçim kavgası verdiğimiz dünya nasıl bir alemdir.)

(...)

Serbest çalışanlar için olsa olsa  9'uncu senenin sonunda -özellikle sarı zarf içinde ve iadeli taahhütlü olmak kaydı ile- tarafınıza gelen mektupta  "Sen vergini eksik ödemişsin. 15 gün içinde gel farkını yatır" içerikli bir ihtarname çıkar..

Tabii ki mektup bu kadar kısa değildir. Yatırmadığınız takdirde: diye başlayan ek paragrafı da göz ardı edersek haksızlık yapmış oluruz. Aynen böyle olmuyor mu?   

(...)  

Bu ülkede her devirde olmak kaydı ile  "medeniyetin vazgeçilmez unsurlarını öncelikler sırasına sokarak sayın" diye kime sorarsanız sorun ilk sırayı "demokrasi" ikinci sırayı da  -belki-  "adalet" alır. der.

Bu kavramların içini dolduracak üç beş kelimeyi toparlayacak insan sayısı ise gerçekten  çok sınırlıdır. Halbuki adalet var ise demokrasi vardır. Ama demokrasi var ise adalet olmayabilir. Örneği ortada değil mi?

Özde  Neyzen Tevfik'in dediği gibi:

Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti,
Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti! diyebilirsiniz.
"Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü" diye düşünenler için aşağıdaki iki yazıyı dikkatle okumalarını öneririm.    

Konferansın geldiği bu noktada "ortak akılın" ne anlama geldiğini çok somut bir örnekle bir kere daha -acı da olsa- öğrenme şansını elde ettim.

"Bir kerede öğrenemediysen bu senin eksikliğin" diyenlere bir çift sözüm olacak. Düşündüğünüz gibi değil. Bir kereden daha az diye tanımlayabileceğiniz bir ölçek var ise; ondan bile önce görüyor, öğreniyor ve neyin nereye varacağını biliyorum.

Sorunum insan sevgisi odaklı! Kıyamıyorum. Anlatabildim mi?    

Çok değil bir hafta kadar önce telefon rehberimden onlarca adı ve adresi sildim.

İlişki kurmak için yıllarınızı veriyorsunuz...

Yok saymanız bir saniye bile sürmüyor. Acı ama hayatın bir gerçeği de bu. O seni gereksiz görüyor ise... Israr etmenin kime ne faydası olabilir ki!

Konferans içerisinde o kadar çok konu başlığı var ki!  Hangisini aktarmam gerektiği konusunda -doğrusu- çok da emin olamadım.

Bavulları hep toplu durmalı insanın
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı,
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli,
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırıklı olmalı,
Yalnızlığa alışmalı.
Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti.
Dayanışma, günümüzün borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız.
Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil;
Zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır
İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa…

Sokaklar dolusu ıssızlıkla baş başa yaşamayı göze almalı insan.
Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı.
Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli.
Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı.
Romanlardan, yalnızlığa yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına:
“Yalnızlık paylaşılmaz / Paylaşılsa yalnızlık olmaz”,
Dizeleriyle başlamalı güne.
Telesekretere “Şu anda size cevap verebilecek kimse yok” denmeli,
“Belki de hiç olmayacak”  cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı.
Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
Haklılığın onuru yaşatır insanı...
Susmanın utancı öldürür.
O yüzden en sessiz gecelerde “Doğruydu, yaptım” la teselli bulmalı insan.
Feryada komşuların yetişmemesine,
Soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı,
Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı.
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye,
Kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı.
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur,
Ama hep kalıp savaşacak kadar gözü pek olabilmeli.
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli.

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan,
Yollarla barışmalı…
Yalnızlığa alışmalı…

Can Dündar

Ustaca yaşam ustalardan öğrenilir.

Çocuğunuzu doğru dürüst eğitemezseniz, suçu öğretmene,

Eşinizle geçinemezseniz suçu ailesine,

Çalıştığınız yerde yükselemezseniz, suçu müdüre yüklersiniz.

Başaramadığınız her şeyde hayali bir suçlu yaratırsınız.

                                                            Prof.Dr. Ali Demirsoy,

Teşekkürler saygıdeğer hocam hem de binlerce kere...

55 slaytla sunulabilen bir konferanstan sadece 7 slaytı kullanarak sizin ilginizi çekme yönünde bir çaba sarf  ettim.

Diğer taraftan yaptığım ayıbın farkında olduğumu özellikle 2. kere belitmiş oldum. Dilerim ki hoca affeder...  

 

 Auguste Rodin (1840-1917)

 Düşünen adam heykeli birçok ülkede yapılmış ve ülkelerin neredeyse tümü bu heykeli “düşünce” imajını çağrıştıracak  önemli mekânlara yerleştirmiştir.

Ancak, sadece bizim ülkemizde akıl hastanesinin bahçesine konmuştur…

Neden acaba?

“Heykeli böyle anlamsız mekâna konulan bir ülkede ‘DÜŞÜNEN ADAM’ nasıl yetişsin ki?” diye hemen aklımıza  bir soru geliyor…

Ne dersiniz? (Halit Yıldırım)

2015 yılı benim için kelimenin tam anlamı ile zor bir yıl olarak geride (!)  kaldı.

"Beterin beteri var" sözünün anlamını fazlası ile idrak ettim. 

Geçirdiğim iki kanama sonunda sol gözümü kaybetme tehlikesi yaşamışım. Bunu gözlük değiştirmek isterken -zorunlu olarak- öğrenebildim. Daha detaylı tettkikler sonunda  "şeker" ile yüzleştim.  Akide kıvamındaymışım!

İnsanın moral değerleri yaralanınca "eli kalem tutamaz bir hale geliyor" Malum, yazı işi gönül işi...

Beni fazlası ile anladığınızı düşünüyorum.

Şimdi!

2016 için bir tek arzum var.

Kitaplarımı ve arşivimi insanların kullanımına açabilmek. İnşallah nasip olur....

Gelelim bavul (!)  meselesine...

Ben "Bavullarımı toplayalı" bir hayli zaman oldu. Bkz:

Bakalım kapı önüne kim çıkartacak?

-!.. 

         01.Mart. 2016 / Ankara

 

 

 

 

Bu yazı 1607 kez okundu...