Avcılığın Felsefesi


"İNSANIN TARİHİ AVLANMANIN DA TARİHİDİR"

İnsanoğlu var olduğu andan itibaren kendini büyük bir serüvenin içerisinde bulur. Doğa koşulları içerisinde var olabilmek, varlığını sağlıklı bir şekilde uzun yıllar sürdürebilmek zaten başlı başına bir serüvendir. Bu tarihsel yolculuğun başlangıç döneminde sürdürülen ayakta kalabilme mücadelesinin en zor dönemeçleri, avcı olmamızın sağladığı vasıflarla aşılmıştır.

Bilindiği üzere insanlar, canlılar dünyasının en gelişmiş yaratığıdır. Dolayısıyla insanlaşma süreci de dünyadaki her türlü olayla sürekli bağımlılık halindedir. Bahse konu sürecin başlangıç aşamasında, insanların ilk tarihsel işi, -düşünmeye başlamadan önce- maddi gereksinmelerini giderme yolunda faaliyette bulunmaya başlamış olmasıdır. Bunun doğal sonucudur ki her geçen gün artan ihtiyaçları gidermek için bu eksiklikleri gidermeye yönelik aletler ve araçlar geliştirmeyi başarmışlardır. İnsanlık tarihinin kökenini oluşturan maddi malların üretimi, alet kullanma dönemi, insanlaşmanın başlangıcı olarak alınmaktadır. (1)

 

Bugün, eldeki imkanlar çerçevesinde, biyolojik evrim tarihinin 3 milyar yıl kadar gerilere uzandığı izlenebilmektedir. Kalıntı bulguların verilerine göre, çok hassas radyoaktif zaman saptama yöntemleri ile yapılan hesaplar neticesinde, insansıların günümüzden 30-35 milyon yıl evvel yaşadıkları tespit edilmiştir. (2)

Kanatlı böceklerin varlığı ise 325 milyon yıl evveline kadar gitmektedir. Kılkuyruklu böceklerin 375 milyon yıl evvel yaşadıkları, eldeki fosillerden anlaşılmaktadır. (3) Halen 950.000 adet böcek türü olduğunu bilmemize rağmen, bilim adamları keşfedilmesi gereken 7 milyon tür böcek olduğuna inanmaktadırlar. Ana konumuz olan avcılığın başlangıç tarihinin insanlık tarihi ile eş zamanlı olarak başladığını ise bizlere çeşitli bilim dalları söylüyor. Onun içindir ki “biz de insanın tarihi avlanmanın da tarihidir” diyebiliyoruz.

Bugünkü anlamda ilgi alanımız olan avcılığın içinde yaşadığımız 4'üncü zaman dilimi içinde - özellikle denizlerde ya-pılan avcılık göz önüne alınırsa- hâlâ çok büyük boyutta yapılması, ve beslenme alışkanlıklarının değişmemesi halinde avcılık eyleminin daha çok uzun seneler devam edeceğinin somut bir göstergesidir.

Bugünkü bilgilerimizin ışığı altında insanlaşmanın öyküsünün Doğu Afrika Serengeti savanlıklarında, ve Afrika'nın muhtelif yerlerinde başlamış olabileceği varsayılmaktadır. Bu insanlara, “yetenekli insan” anlamına gelen Homo–Habilis denilmektedir. Homo–Habilisler'in günümüzden 2.6 - ile 1 milyon yıl kadar önce yaşadıkları var sayılmaktadır.

 

Yeteneklerini geliştiren bu insanların geliştirdikleri aletlerin çoğunun yaşadıkları yörelerde bolca bulunan bazalt, kuvars, ve volkanik obsidyen taşlarından yapıldıkları görülmüştür. Bu insanlar, yaşayabilmek için doğal olarak avcıdırlar.

“Ayağa Kalkan” veya “Dikilen İnsan” anlamına gelen- Homo Erectus'lar ise 700-300 bin yılları arasında yaşamıştır. Homo Erectus'lar avcılığı gruplar halinde sürekli yapılan bir iş olarak gerçekleştirmişlerdir. Ren Nehri yakınında bulunan Neanderthaller'in ise yeni edinilen bulguların ışığı altında zamanımızdan 300-250 bin yıl evvel yaşamış olabilecekleri saptanmıştır. (4)

DÜNYA TARİHİNDE JEOLOJİK DÖNEMLER

Bir milyon yıl kadar bir süre, önce sadece yaşamak için, ihtiyacı kadar hayvanı öldüren atalarımızla hayvanlar arasında basit bir anlaşma vardı: Karnımız toksa ve bize bir zarar vermi-yorsanız, biz de sizi rahat bırakırız. Bu, tek yanlı bir anlaşma olmasına rağmen zalim ya da abartılı değildi. Kısacası hayvanlara, aç olmadığımız zaman müdahalesiz bir yaşantı öneriyorduk. (5)

Avcılık, güçlü bir bölgecilik gelişimi, iş bölümü ve konuşma ile yeni bir üretim biçimi de doğurmuştu. Ancak avcılığın doğrudan yiyecek üretimi olmadığını da unutmamak gerekir. Halen, doğanın hazır sunduklarının peşinde koşulmaktadır. Avcılık eyleminin uygulanma süresi içinde ortaya çıkan işbirliği, iş bölümü, topluluk içindeki bireyler arasında sorumlulukların dağıtılması, verilen görevlerin zamanında yerine getirilmesi zaman zaman da olsa düzenli besin elde edilememesi hallerinde, birlikte tüketim durumu, grup dayanışmasını ve grup psikolojisini ortaya çıkaran nesnel temellerdir. Grup içi ve farklı gruplar arası ilişkiler toplumsal organizasyonların ilk örnekleridir. Bu öykünün devamı sırasında doğaya doğrudan bağımlılık, artan nüfusa oranla her geçen gün daha da artmaktadır. Avlanılan hayvanların hemen hemen her şeyinden yararlanma yolları aranmaktadır. Erkekler avlayacakları hayvanın peşinde sessizce iz sürmeye çalışırken, kadınlar karınlarını doyurmak için yaban hayvanlarının etinden, ısınmak için postundan, alet ve edevat yapımı için kemik ve boynuzundan yararlanma yollarını aramaktadırlar. Pek çok hayvan türü avlanarak öldürülmekte, insanlar ise, avladıklarını yiyerek yaşam olanakları bulmaktadır. Hayvanlardan temin edilen proteinler, insan organizmasında yapı taşlarına dönüşmekte ve insana yaşam vermektedir.

İlkel insan, bu sürecin, ayrıntılı biyokimyasal dinamiklerini bilmese bile ölümle–yaşam, avladığı hayvan türüyle kendi yaşamı arasındaki diyalektik ilişkiyi, her yeni gün tekrar tekrar yaşayarak bu olguyu derinliğine kavramıştır.

İnsanlık alemi, toplayıcılıktan avcılığa, avcılıktan tarım toplumuna geçerek yerküre çapında büyük bir değişime uğramıştır. 20 bin yıl önce başladığı varsayılan iklim değişikliği sonunda tüm Avrupa'yı ve Asya'yı kaplamakta olan tundralar ve stepler ortadan kalkmış, buzul tabakası kuzeye çekilmiştir. Avrupa, ormanlarla kaplanmıştır. Coğrafyada yaşanan bu köklü değişiklikler daha önceleri sürüler halinde avlanan av hayvanlarının avını hemen hemen olanaksız hale getirmiştir. Fiziki şartlar, sürek avının yapılabilmesine artık imkan vermemektedir. İklimsel değişikliklerle beraber yukarı paleolitik avcıların süreç içinde ortadan kalkmasına karşı, yaşama olanaklarının tümünü avcılığa dayandırmamış toplumlar için farklı sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

Doğadan asalak biçimde yararlanma temeline dayanan avcılık ekonomisinin ötesinde, doğanın doğrudan üretim süreciyle döndürülmesi anlamına gelen hayvancılık ve tarımın geliştirilmesi işini bu toplumlar başarmışlardır. Bu tavır G. Childe tarafından “Neolitik Devrim” diye tanımlanmaktadır. (6) Bu konuda Engels, çalışmanın, insanı hayvanlardan ayıran temel özellik olduğu gerçeğini gözler önüne sergilerken “...O, her insan yaşamının birincil ve öyle temel koşuludur ki, belli bir anlamda ‘insanı çalışma yaratmıştır.' demek zorundayız...” der. (7)

Bilindiği gibi bölgeden bölgeye, toplumdan topluma değişen şaşırtıcı boyutta birçok farklı özelliklere rağmen, şu anda yaşayan milyonlarca insandan her biri, -hemen hemen hepsi- aynı kalıtımsal özelliklere sahiptir. Farklı şapkalar giyeriz, ama aynı şekilde gülümseriz; farklı dillerde konuşuruz, ama tüm diller benzer dilbilgisi özellikleri taşır. Farklı evlenme törenlerimiz olsa da, temelinde yatan sevgi ve aşk aynıdır. Ten rengimiz, dinlerimiz, örf, adet ve geleneklerimiz ayrı olsa da keder ve sevinçlerimizin benzerliği şaşırtıcı boyuttadır. Biyolojik benzerliğimiz ise tamamen aynıdır. Herhangi bir doğal silahtan yoksun, ne zehirli bir sıvısı, ne keskin bir kemiksi uzantısı olmayan, bu pençesiz, zayıf memelinin tarihsel süreç içindeki başarısının öyküsü muhakkak ki dikkate değer. Bu öykünün kahramanı avcıdır.
 

Avcılık eyleminin o dönemdeki kendine has zorluğu ve avcılığın bir yaşam tarzı olmasından kaynaklanan zorunluluk, insan oğlunu yaşayabilmek için işbirliği yapmak zorunda bırakmıştır. Avlanma bizi biraz daha cesur, ihtiyaçtan dolayı daha çok işbirliği yapan, daha az bencil, uzun vadeli amaçlar üzerine daha çok yoğunlaşabilen, ve her şeyden önce daha iyi beslenebilen insanlar olmamızı sağladı. Yani yüksek proteinli yiyeceklerle beslenmemiz, zekâmızın gelişmesine sebep oldu. İşbirliği yapmak zorunda olduğumuz avcılık, bizlerin daha konuşkan olmamızı sağladı.

Böylece dilimizi geliştirdik. Erkeklerin eve et getirdikleri ve kadınların basit bir yemek için ot topladıkları ilkel avcı kabilelerinde, ara sıra çekilen açlık dışında başka bir beslenme sorunu olmasa gerekti. Özetle diyebiliriz ki, tarih öncesi avcı; işbirliğine yatkın, duygulu, zeki ve çok başarılı bir insandı ve evrimin doğal sonucu olarak avcı olmuştu.

Geçmişte hayvanları avlayan bir kabile avcısı, zamanımızda kentlerde mızrağı veya oku olmadan da yiyecek bulabiliyorsa, bu zamana erişinceye kadar geçen binlerce yıl yaşayabilmek için de tabii olarak avlanması gerekiyordu. Süpermarketlerde bin bir çeşit ürünün tüketiciye sunulduğu bir dönemde bu sorunları anlamak güçtür. Bir zamanlar, peşinde onca zahmetle koştuğumuz hayvanlar, artık paketlenmiş olarak raflarda hazır olarak bizleri beklemektedir. Kısacası günümüzde yiyecek bulmak kolaydır. (8)

Bu değişim bizim davranışlarımızı nasıl etkilemiştir ?
Başlangıçta içimizde var olan avcıya ne olmuştur ?
Avımızı kovalayıp yakalama dürtülerimiz nereye yönelmiştir ?
Bu soruları cevaplamadan önce bilmemiz gereken bazı gerçekler vardır. Bilinmelidir ki, etoburlarla otoburlar arasında iki büyük temel fark vardır.

1- Evrim süreci içinde etçil beslenmeye göre organize olmuş insan bedenini sadece bitki diyeti ile yaşatmak çok zordur. Organizmanın sağlıklı gelişmesi için belirli ölçüler içinde hayvansal protein alması gerekir; örneğin bu miktar çocuklarda yetişkinlerin dört katı kadardır.

2- Biyomedikal uzmanlara göre bize gerekli on gerekli aminoasiti üretmek için var olması gereken gen dizileri vücudumuzda artık bulunmamaktadır. 0-5 yaş arası çocuklar, gelişme dönemlerinde valin, lösin, isolösin, triptofan, arijinin, histidin, lisin, methionin, fenilalanin ve tironin gibi, vücudun yapı taşları sayılacak “eksojen aminoasitleri” dışarıdan alma zorunluluğunu yaşarlar. Bu da, zorunlu olarak hayvansal gıdalar ile karşılanır. Vücudun yapı taşları dediğimiz bu besinler bebekler tarafından zamanında gerektiği kadar alınmaz ise, ileride sağlıklı bir vücut yapısı oluşamaz.

 
Bundan çok sonra, yaklaşık on bin yıl önce avcı atalarımız küçük ama çok önemli bir adım attılar. Tahıl yetiştirmeye başladılar. Avcı, artık yeni bir insanın, yani, çiftçinin gölgesinde kalacaktı. Medeniyet tarihi 10.000 yılda öyle bir gelişme gösterdi ki doğanın dengesini bu kısa sürede altüst ettik. Hayvan dostlarımız üzerinde, mutlak bir üstünlük sağladığımızdan beri kontrol edilemeyen tek taraflı bir dünya yarattık. Halbuki göz ardı etmememiz gereken tek olgu, “gezegenimizi hayvan dostlarımızla ortak paylaşma mecburiyetinde olduğumuz” gerçeğidir.

Bu ortaklık, sömürüden çok saygı temeline dayanmalıdır. Burada ifade edilmeye çalışılan saygının, “yaşam hakkı” olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Bir yargıç, bir yasanın çiğnenerek bir diğer insana zarar vermesi halinde ne denli hassas davranıyor ve serin kanlılıkla madurun haklarını koruyorsa, doğal yasalara müdahale ederken bizim de yargıçlar gibi hassas ve titiz olmamız gerekmektedir. İşte bu düşüncelerin ürünü olarak ortaya “Hayvan Hakları” kavramı çıkmış ve uygar ülkeler bu düşüncenin savunucusu olmuşlardır. Bu bağlamda, hümanizmin ışığı altında hayvan haklarının korunmasına ilişkin bir örnek vermek gerekirse, aşağıdaki kısa öykü dikkat çekici boyuttadır.

“1545 yılında, Saint-Julien köylüleri piskoposluk yargıcına, Ambleve'den geldikleri iddia edilen bir yaprak biti sürüsüne karşı dava açarlar. Böcekler hakkında bağlarını istila ederek çok büyük zararlara sebep olduğu iddiası ile 'aforoz ya da uygun düşecek bir yasaklama yoluyla' böceklerin kurallar çerçevesinde nihai olarak defedilmelerini, uygun görülen önlemlerin kendilerine salık verilmesini rica ederler.”

Yargıç, hayvanların Tanrı tarafından yaratılmış olmaları dolayısıyla, bitkilerle beslenme konusunda insanlarla aynı hakka sahip oldukları görüşüne vararak, böcekleri aforoz etme talebini reddetmiş ve 8 Mayıs 1546 tarihli bir emirle “davacıların topluca dua ederek günahlarından ötürü içtenlikle bağışlanmayı dilemelerine ve Tanrının inayetine sığınmalarına karar vermekle yetinmiştir.” (9) Yazıda, “konunun bu yargısal yanı üzerinde bir parça daha duralım... bu tutum hayvanlar alemiyle ve aynı şekilde genel olarak doğayla, modernlik öncesi, yani hümanizm öncesi kurulan ilişkilerin son derece anlamlı bir göstergesidir.” denmektedir. Yazı, “İstisnalar dışında, yargısal süreç şu aşamalardan geçiyordu” şeklinde devam etmektedir: “Dava, şikayetçilerin piskoposluk yargıcına sundukları dilekçeyle başlıyordu. Bunun ardından, olguların gerçekliğinin dikkatli bir bir şekilde incelenmesi, sonra da hayvanların yargı önüne çıkarılmaları ve sanık avukatlarının haklarını savunmak üzere (gerektiğinde, bir avukatın yardımını da isteyen) bir dava vekilinin atanması kararının alınması gerekiyordu.... Nitekim, sanıkların bulundukları yöreye bir mübaşirin gönderilmesi ve yüzlerine karşı yüksek ve anlaşılabilir bir sesle, falan gün, falan saatte, yargı heyeti karşısında bizzat hazır bulunmalarına ilişkin çağrının okunmasının sıkça rastlanan bir uygulama olduğun bilinmekte.... Roma hukuku usullerine göre uygun çağrının, belli aralıklarla ve üç kez yinelenmiş olması gerekiyordu ki yargılanmanın, sanıkların yokluğunda yapılmasına karar verilebilsin. Söylenen gün ve saatte, mahkeme salonunun kapıları, ardına kadar açık bir şek-ilde, sanıkları bekliyordu. Ve sanıklar, nedeni sadece Tanrı'nın bildiği bir sebepten dolayı hazır bulunmadıklarından onlara bir dava vekili atayabilmek ve bunun için de onlara geçerli bir mazeret bulmak gerekiyordu.” diye son bulmaktadır. (10)


Bilindiği üzere ortaçağda seyahat özgürlüğü, silah taşıma, ve avlanma hakkı sadece soylulara tanınan bir ayrıcalıktı. İstisnai olarak büyük yapıları (saray, katedral v.b.) inşaa maharetine sahip taş duvar ustaları sadece seyahat özgürlüğünü kullanıyorlardı. Toprakların soylulara ait olmasından ötürü, doğal olarak o topraklarda yaşayan tüm hayvanların mülkiyeti de derebeylerine aitti. Köylülerin kesinlikle avlanma hakkı yoktu. 15'inci yüzyılda bir taraftan Tanrı korkusu ile hayvanlar korunmaya çalışılırken, diğer taraftan feodal düzenin çarpıklıkları tüm boyutları ile yaşanıyordu. Avlanma hakkı, köylüler tarafından ihlal edildigi zaman, caydırıcı olmak için avlananlara çok ağır cezalar verilirdi. Örneğin, ayağından kösteklenmiş ve sırtına geyik boynuzu geçirilmiş bir av suçlusu kendisini şanslı (!) olarak nitelendirirdi. Zira, ortaçağın sonlarına doğru, böylesi durumlarda suçlulara verilen cezalar arasında el, kol kesmek, hatta ölüm cezası bile uygulanırdı.


Bugün için doğa sevgisi, esas itibarı ile yaşam kalitelerindeki bir yozlaşmadan kaçınmak isteyen bireylerin büyük bir çoğunluğu tarafından paylaşılan demokratik bir tutku ve haklar manzumesidir. Yegane hukuk nesnesinin sadece insan mı, yoksa kozmos içinde varlıklarını sürdüren tüm canlılar mı olduğu gerçeği, ortakyaşarlık adına ciddi boyutta sorgulanması gerken bir olgudur. Gelecek zaman dilimi içinde, bugün için “cansız” sıfatı ile adlandırdığımız varlıkların da haklarının savunulması, -en azından tarihsel ve kültürel bağlamda- yönündeki hareketler hız kazanabilir. Bunun yanı sıra biyosfer veya çevrenin korunmasına yönelik istençlerin hızla yükselen değerler içerisinde arzu edilen yeri alması, aynı toplumda yaşayan bireylerin ortak arzusu olmalıdır. Çünkü hiç unutulmamalıdır ki, her hayvan, her canlı, milyonlarca yıl süren bir evrimin sonucudur.


Bu dünyada yaşayan her canlı bir diğerine, yaşam zinciri olarak adlandırabileceğimiz bir ilinti ile bağlıdır. Her biri, kendi yaşam biçimine uyumludur. Bu bağlamda yaşam zinciri kendi içindeki en zayıf halka kadar kuvvetlidir. Bir canlı türünün ortadan kalkması, milyonlarca yıl süren bir evrimin sonucunun yok olması demektir. Bunun bedeli ödenemez. Hiç akıldan çıkartılmamalıdır ki her tür, öncelikle kendi varlığı için korunmaya muhtaçtır. Her hayvan, güzelliği, sayısının az olması, ya da parasal değeri için değil, sadece var olduğu için, yaşam hakkı saygı görmelidir. Sıradan bir serçenin biyolojik yaşam içindeki görevi, yaşam zinciri içindeki önemi, günümüzde bir papağan veya goril yavrusu kadar sempati toplamıyorsa; bu onun kabahatli olduğunu değil, olsa olsa bizim onun hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığımız gerçeğini ortaya koyar. Bu anlayışı dünya ölçeği içinde sergileyene kadar geçecek zaman insanlığın ortak kaybı ve ortak ayıbıdır. Bir kuşakta alay konusu olan herhangi bir şeyin, onu izleyen kuşağın “kaygısı” haline gelebileceği ihtimali her zaman vardır ve bu olasılık akıldan hiç çıkartılmamalıdır.

AVCILIĞIN ÖZÜ

Avcılığın heyecan dolu evrensel bir etkinlik olduğunu, insan mutluluğuna bu denli katkısı olan bir eylemin nedenini araştırmak, onun şu veya bu konularla bağlantılarını değil, kendi içinde ne olduğunu anlamaya çalışmamız bir başka deyişle avcılığı anlayabilmemiz için öncelikle avcılığın “özünü” anlayabilmemiz gerekmektedir.

 
İnsanları ava iten neden aslında insanın var olan öz yapısıdır. İnsan yaradılışı itibari ile hepçil bir yaratıktır. Süreç içinde etçil yanı daha çok ön plâna çıkmıştır. Öğütücü dişlerinin yanı sıra kesici (incisor) ve delici (canine) dişleri vardır. Bütün diğer et oburlar gibi gözleri mesafe tahmin edebilmek için yüzünün ön tarafında oluşmuştur. Dolayısıyla felsefi bağlamda insan, doğası itibari ile avcıdır ve biraz da abartı ile söylemek istersek her an “saldırıya hazırdır”. Buna karşılık, otobur hayvanların gözleri savunma amacı esas kılındığı için, yüzün her iki yanında yer almıştır. Aynı anda çift imaj algılayabilir. Sistem, yine doğuştan “savunmaya” dönüktür.
 

Avcılığı sadece bir etkinlik ya da salt yarar sağlamak gibi geçici amaçları açısından tarif etmek özünü anlayabilmek için yeterli değildir. Bunlar, olsa olsa onun çok eskiden beri uygulana geldiğinin, dolayısı ile kendi içinde tutarlı bir yapıya sahip olduğunun delilleridir. Avcılığı, kendine özgü uygulama teknikleri ile de tanımlamak mümkün değildir. Çünkü bunlar pek çoktur ve birbirinden farklılıklar gösterir. (11) Kurt Lindner'in Prehistoric Hunting (Tarih Öncesi Avcılık) adlı yapıtında avcılığı “akılcı kovalamaca” olarak tarifi, eksik değilse de, tam da değildir. Çünkü mağara adamının tam anlamıyla akıllı olduğunu söylemek de zordur. Ayrıca bu tanımlamalar günümüzün anlayışı içinde çok da anlamlı sayılamaz. Bizler yine tarihsel süreç içinde avlanmaktan beklenen nihai amacın öldürmek olmadığını da biliyoruz. Hayvanları ehlileştirmek için canlı olarak ele geçiren insanoğlunun bu davranışı somut bir örnektir.

Zamana bağlı olarak, silahların etkinliği arttıkça insanoğlu, av hayvanlarının rakibi olarak, kendine özgür iradesi ile sınırlamalar getirmiştir. Avlayan ile avlanan arasında doğuştan var olan eşitsizliğin, en azından artmaması için hayvanların doğal savunma mekanizmalarını aşmamaya özen göstermiştir. Belirli bir sınırın aşılması halinde avcı-av ilişkisi, salt yok etme eylemine dönüşür ki, işte bu avcılığın özüne aykırıdır. Bilinmelidir ki, insanın, hayvanla karşı karşıya gelmesinde, kuralları insanlar tarafından konulmuş bir sınır vardır. Bu sınır, insanın akıl üstünlüğünün, insanın durması gereken noktadaki kurallarını içeren denetim mekanizmasıdır. Akıl gücü bu süzgeçten geçmez ve başı boş kalırsa, avlanmak, avcılık olmaktan çıkar.

Örneğin; balık yakalamak amacı ile derelere elektrik veren veya uyuşturucu maddelerle balık avlamaya çalışan balıkçının yaptığı eylemde, baştan akıl var gibi görülebilir. Halbuki bir veya birden fazla türün sonunu getirecek bu davranış aslında tamamen akıl dışıdır. Denetim mekanizmasının, yeterince sağlıklı çalışmamasından ötürü akıl kötü yolda kullanılmış, sayısal çokluğu temin için sınırlar yasa dışı yollarla aşılmıştır. Bu cürete karşı sadece bu tanımlama ile yetinmemiz mümkün de değildir. Bu davranış türü, aynı zamanda hakkından daha çok bir paya sahip olma arzusu taşıdığı için, en hafif tabir ile ahlâkla da bağdaşamaz. İşte, bu mantıkla, bu balıkçı, çok balık yakalamasına rağmen aslında avcı değildir.
 

Bıldırcın avlamak için, ses cihazı kuran, geceleri ışık yardımı ile tavşan veya bir diğer hayvanı avlamaya çalışan, ağır kış şartlarında yaban hayvanlarının fiziki imkânsızlıklarını kendisine avantaj sayan, motorlu taşıtlarla av yapan, teknik imkanları zorlayarak, geceleri gece görüş dürbünü kullanmak sureti ile av yapan, yasaların öngördüğü avlanma metotlarının dışında, avlanmayı alışkanlık haline getiren, yaban hayvanlarının çiftleşme (Katım aylarında) dönemlerinde yabanıl tepkilerinin en düşük düzeye indiği anlarda av yapan, hayvanları, yeme alıştırmak sureti ile onların en zayıf yönünden istifade yoluna giden, avcı kılıklı, ahlâk yoksunu kişi, gerçek avcıların, dolayısıyla, insanların yüzkarasıdır.

 

Genel anlamda avcılık; birinin etken, diğerinin edilgen olduğu yani, birinin avlayan diğerinin avlanan olduğu, farklı türler arasındaki olgudur. Avcılığın yalnız insanoğluna ait bir uğraşı olmadığı, zooloji dünyasının her kademesinde var olduğu, herkes tarafından bilinmektedir. Günlük yaşamımızda üzerinde çok da fazla durulmadan izlenen bu olgu, bizler tarafından yaşamın sıradan bir eylemi olarak izlenir. Örneklemek gerekirse; kedilerin fareleri, kuşların sürüngenleri ve böcekleri, yırtıcıların memelileri, büyük balıkların küçük balıkları avlama sureti ile yedikleri hemen herkes tarafından tartışılmaz olarak kabul gören bir gerçektir. Dolayısıyla kanıksanmıştır da diyebiliriz.

 

Avlanmak eyleminde karşılık yoktur. Yani eylem, tek taraflıdır. Bunu doğuran temel nitelik türler arasındaki eşitsizliktir. Zoolojinin acımasız hiyerarşisinde bu gerçek pek çok örnekle anlatılabilir. Av, avcıdan çok daha hızlı veya çok daha güçlü olabilir. Ancak, hayati nitelikteki değerler açısından sonunda avcı, her zaman avına karşı üstünlük sağlayacaktır. Bu eylemin adına avcılık diyebilmemiz için avlanılanın kaçıp kurtulma şansının var olması, ve kural olarak kaçabilecek güçte olması lazımdır. Merkez Av Komisyonu kararlarında; Zaman Yasakları ve Yasaklanan Avlanma Usul ve ½ekilleri başlığı altında belirtilen tarihlerden, metotlardan çıkartılması gereken anlam ve arzulanan temel amaç budur. Yani, yeni doğan yavruların ergin hale gelip kaçabilme şansını yaratmaktır. Bu bağlamda; Başarılı sonuç, avın olmaz ise olmaz şartı değildir.

 

 

Eve eli boş dönmenin ayıbı veya yadsınacak hiçbir yanı yoktur (Rentrer bredoville - eve eli boş dönmek) (12). Avcılığın en güzel yanlarından birisi de “her zaman sorunlu” olmasıdır. Bir yerde bir sorun var ise, bir de çözüm var demektir. Çözüm yollarını zorlamak, bir eylemi gerektirmektedir ki bu da ünlü düşünür Aristo'ya göre “mutluluktur”. Kısacası, mutluluğa erişmenin doyurucu yolu, zoru başarmaktan geçmektedir. (13)

İnsanoğlu hiç kuşkusuz kendisine göre bir alt tür olan hayvanlara kaçma şansını bilerek vermelidir. Sahip olduğu üstün yetenek ve olanakları sınırlayarak türlerin devamını sağlamak, avcılığın temel yaklaşımlarından biri olmalıdır. Ancak bu sayede avcılık gelecek nesillere aktarılabilir. Avcılığın bir etkinlik olarak yapılması ve bu nitelikle herkes tarafından anılması istenecek ise avcı kendi özgür iradesi ile insana has olan üstünlüğünden vazgeçebilmelidir. Avlanma olayı, türler arasındaki eşitsizliği aşırı boyutlara getirmemelidir. Aqula non capit muscas. Kısacası “kartal, sinek avlamaz ”. (14)

 

AVCILIĞINBASAMAKLARI

Farklı yaş gruplarına sahip avcıların sergiledikleri davranış biçimleri genellikle değişiktir. Avcının zaman içinde giderek incelik ve tecrübe kazanması, onun daha zor avların peşine düşmesine sebep olur. Günümüz antropologlarından Carleton Coon (15) “bedensel ve akılcıl değişimin sağlanabilmesine yetecek sürenin henüz geçmemiş olduğunu” söylemektedir. Yani bizler, beden ve ruh olarak taş devri atalarımızdan farklılaşacak zamana henüz sahip olmadığımızdan onlara benzer durumdayız.

Wisconsin Üniversitesi profesörlerinden Robert Jakson ve Robert Norton tarafından 1970'li yıllar sonlarında 1.000'in üzerinde avcı ile görüşme sonucu gerçekleştirilmiş çalışma sonuçlarına göre, avcıların avla ilgili davranış gelişimleri beş ayrı basamakta gruplanabilmektedir. (16)

1- ÖĞRENME BASAMAĞI
2- SINIRLARA ULA½IM BASAMAĞI
3- TROFE BASAMAĞI
4- METOT BASAMAĞI
5- SPORTMENLİK BASAMAĞI


Bu basamakları tek tek kendi içinde incelediğimizde her avcının kendisini bu basamakların herhangi birinin içinde bulabileceğinden şüphemiz yoktur. Ayrıca bu basamakların birinin içinde olmak, son derece doğaldır da. Burada göz ardı edilmemesi gereken husus, avcının bulunduğu basamağa hangi süre içinde ulaştığıdır. Örneğin, Öğrenme Basamağı'nın geçilmesi için gerekecek maksimum süre, formal eğitim almak koşulu ile en fazla 2 yıldır. Sınırlara Ulaşım Basamağı için de aynı sürenin geçmesi uygun olabilir. Avcının, Trofe Basamağı ve Metot Basamağı'nın gereklerini uygulayabilmesi için toplam 6 yıl gibi bir süreye ihtiyacı olduğunu varsayarsak, 10 yıllık bir avcı Sportmenlik Basamağı'nın sınırlarına ulaşmış demektir. Bu örneği anlatmaktan amacımız; 30 senelik avcı olmasına rağmen av sohbetlerini “hâlâ, kaç tane vurduğu üzerine” koyulaştıran avcılarımızın konuyu bir kere de bu bakış açısı ile görmelerini, bu bağlamda bir kere daha düşünmelerini sağlamaktır.

1-ÖĞRENME BASAMAĞI

Bu basamakta avcının ana amacı, nişan alma ve atışla ilgili becerisinin geliş-tirilmesi ve gelişmiş durumunu başarı ile çevresine gösterebilme çabalarını kapsar. Bir avcının bu basamakta bulunduğunu, sergilediği ta-vırlardan kolayca anlayabiliriz. Birlikteliğini sürdürdüğü arkadaşları arasında sohbet konularını sürekli olarak silah, nişan alma ve atış teknikleri üzerinde yoğunlaştırması karakteristik davranış biçimlerinin başında gelir. Bir yandan temel kavramların nedenselliğini sorgulamaya çalışırken bir yandan da kendisine uzun yılların kazandırdığı bir tecrübe varmışcasına pekişmiş kanaatlerini seslendirir. Yakın bir zamana kadar, usta çırak ilişkisi içinde kendisine yeni kazanımlar sağlayan yakınlarını, zaman zaman eksiklikle suçlayabilir. Katılmış olduğu avlarda, yapmış olduğu hataları sık sık tekrarladığının farkında bile değildir. Belirli bir eğitimden veya disiplinden gelmediği için son derece önemli hayati tehlike taşıyan kazalara bu basamakta sıkça rastlanır. Bu basamaktaki avcının heves ve arzuları aklının önündedir. Avcılık etiği hakkında pekişmiş bir kanaati yoktur. Evrensel değerler ve var olan doğal kaynakların gelecek nesillere aktarılması ile ilgili ana konular ise onu hiç ilgilendirmemektedir.

2- SINIRLARA ULAŞIM BASAMAĞI

Bu basamakta ana amaç, yasal kurallarla belirlenen sınıra kadar ulaşmak için fazla av yapmak ve avcılık yeteneğini kendine ve yakın çevresine ispatlamaktır. Öğrenme basamağını geçen avcı, bu basamakta müthiş bir enerji sarf eder. Onun öncelik taşıyan tek bir amacı vardır. Sınırlara ulaşmak!.. Yani, yasaların kendisine hak gördüğü tüm hayvanları bir an önce ele geçirmek, en öncelikli hedeftir. Bu basamağın içinde bulunan avcı, tabir caizse dur durak bilmez. Av gününün başlangıcından sonuna kadar av yapma tutkusu ile yanar durur. Vakit kazanmak için yiyeceğini yanında taşır. Av sonunda vurduklarını yakınlarına göstermek arzusu, her zaman ön plândadır. Başarılı bir av sonunda evine herkesin göreceği saatte gelmesi, avladığı hayvanları elinde veya kıtgasında belinde uzun süre taşıması, başlattığı her sohbetin ana konusunun bir önceki av olması tesadüfi değildir. Başarısız geçen avlar bu avcı için kelimenin tam anlamıyla ruhsal bağlamda yıkımdır. Av tutkusu, gündelik hayatında her şeyden daha fazla öncelik taşır. Rüyaları bile bu basamakta av figürleri ile doludur. Uykusundan, kaçan hayvanın sesinden sıçrayarak uyanır.


Daha çok avlanabilmek için silahlar hakkında bilgi edinme merakı bu basamakta başlar. Düne kadar ilgisini çekmeyen balistik bilgiler şimdilerde merak konusudur. Uygun çaplı şoklu silah veya uygun kalibreli bir yivli silah tercihinin kendisine getireceği kazanımların artık farkındadır. Bu bağlamda edindiği bilgileri bir evvelki basamakta bulunan avcılarla paylaşmaz. Tabir caizse konu av olursa, o biraz bencil ve kıskançtır.

3- TROFE BASAMAĞI

Bu basamakta ana amaç, rastgele bir av değil, avla-nabileceğinden emin avlar arasında dikkatle seçilmiş, belirgin özelliği olan birinin avlanmasıdır. Bu özellik bazen göze çarpacak kadar fazla gelişmişlik (Büyük trofe) olabileceği gibi bazen de normal yaşama devam edemeyecek kadar güçsüzlük sergileyen bir hayvan da olabilmektedir. Bu noktada geçerli kural, belirgin olarak avcı tarafından üretilmiş değer yargılarıdır. Değer yargıları yüksek olan avcılar, yaşlı bir hayvanı avlamayı yeğlediklerinde kendilerini yaban hayatı içinde bir regülatör olarak görürler. Bu basamakta karşımızda usta ve seçici bir avcı bulunmaktadır. Geçmiş yıllara göre daha az, ama daha öz konuşmaktadır. İçinde bulunduğu av sezonunu çok daha evvelden plânlayan, uzun mesafelere ava gitmekten çekinmeyen, donanımı geçmiş yıllara göre daha mükemmel olan avcının silahlar ve avcılık hakkındaki değer yargıları hemen hemen kemikleşmiştir. O artık bir strateji uzmanıdır. Neyi, nasıl, ne zaman ve kaç tane avlayacağını çok önceden plânlamıştır. Kurguları kendisini çoğu zaman yanıltmaz.

 

Ava gittiği arkadaşları ile uzun yıllar devam eden bir beraberliği vardır. Avcılık eylemi için yeni arkadaşlıklara gönüllü değildir. Bu muhafazakâr tavrının arkasında, olası kaygılar yer alır. Kısacası bu bağlamda dışa kapalıdır. Avlamayı düşündüğü hayvanı uzun süreden beri takip etmektedir. Avlanacağı zamanı ve yeri asla ondan duyamazsınız. O, size sadece sonucu göstermek ister. Bu aşamada ava gitme sayısı azalırken rafine zevkler çoğalır. Kurulan yemek sofraları geçmiş yıllara göre belirgin bir gelişme göstermiştir. Geçmiş zaman dilimleri içirsinde her türlü koşulda yemek yiyen avcı, şimdilerde seçicidir. Av sohbetlerinde geçmişe dönük özlem dolu söylemler ağırlık kazanmaya başlar. Avcının, avlağa sürekli olarak fotoğraf makinesi götürme arzusuna bu basamakta rastlanır.

 

4- METOT BASAMAĞI


Bu basamakta avcı, beceri gerektiren ve dolayısıyla ava daha fazla kaçıp kurtulma olanağı sağlayan avlanma metotlarına yönelmektedir. Bu basamağa ulaşmış avcılar kullandıkları silahların kalibrelerini küçültürler. Örneğin 12 çaplı bir silah yerine 16 çaplı veya çok daha küçük çaplı silahlara (20 veya 36) kendi özgür iradeleri ile yönelirler. Hatta bu silah, tek kırma veya ağızdan dolma silah bile olabilir. Bu basamakta avlanma fiili yavaş yavaş birinci plândaki yerini kaybeder. Avlanmış olmak veya av sırasında vurup vurmamak artık eskisi kadar önemli değildir. Bazı hallerde avın kaçması onu sevindirir. Çevre ile farklı boyutlardaki ilgi bu basamakta yoğunlaşır.

 

Avlanmaya gittiği bölgenin sosyal ve ekonomik değerleri hakkında bilgi toplama ihtiyacı bu basamakta başlar. Avlanma süresi, gün içinde olduğu gibi yıl içinde de kısalmıştır. Kendisine tanınan avlanma limitlerinin altında av yapmış olması, onu artık eskisi gibi üzmemektedir. Azla da yeterince haz alınabileceği şeklindeki düşünceler yavaş yavaş kemikleşme sürecine girmeye başlamış, hatta, değerleri içinde bir yargı olarak yerine oturmaya başlamıştır.

Doğaya bakış açısında köklü değişimler bu basamakta başlar. Avcının kafasında geçmiş yıllara göre farklı boyutta soru ve cevaplar oluşmaktadır. Neden? Niçin? Nasıl? ağırlıklı sorular gündemin yoğunluğunu teşkil eder. Bu basamakta avcı her konuda seçicidir. İsteklerinden taviz vermez. Yapılan sohbetlerde yaşanan günün olayları hakkında felsefi boyutlar içeren ve gittikçe yoğunlaşan ağdalı konuşmalar ağırlık kazanır. Her konuda ayrıntılara inilmeye başlanır. Genç avcılara verdikleri öğütlerde daha tutarlı ve ısrarcıdırlar. Geçmişi sorgulamanın başlangıcı, metot basamağının son yıllarıdır.


5- SPORTMENLİK BASAMAĞI

Bu basamakta, uzun yıllar boyu yürütülen ve avlarda üretilmiş ve geliştirilmiş değer yargıları, doğa ile ilgili denge kavramları, yaşama verilen değer, yaşam armonisi, doğa ve yaşam sevgisi gibi ana öğeler etken rol oynar. Bu basamağa ulaşmış avcılar avcılığın doğru kulvarlarda gelişimi, yaban hayatının doğal sürekliliğinin korunması gibi konularda zaman ve para harcamayı seçmektedirler. Genç avcılara avlanmanın prensiplerinin öğretilmesi, habitat korunması ve geliştirilmesi için oluşan topluluklarda görev alma ve faal rol yüklenme bu basamakta gözlenmektedir.

Bu basamak avcıya, uzun yılların kazandırdığı tecrübelerin nimetlerini sunmaktadır. O, pek çok konuda deneyim sahibidir. Geçmiş yılların ona verdiği kazanımlar azımsanmayacak kadar çoktur. Bu basamaktaki avcı, tabir caizse piramitin tepe noktasına ulaşmak üzeredir. Doğaldır ki bu konum ona, belirgin bir yalnızlığı bariz olarak yaşatacaktır. Yakın çevresindeki genç avcılar onu, savunduğu ilke ve evrensel değerlerden ötürü anlamakta güçlük çekeceklerdir. Yeni yetişen avcıların, onu anlayabilmesi için uzunca bir zamana ihtiyacı olduğunu, sadece kendisi bilir. Bu basamaktaki avcı, hemen hemen yalnızdır, duygusaldır ve alıngandır. Bu yalnızlığını aşmak, kazanımlarını gelecek nesillere aktarmak için kitap yazar. Fotoğraflardan veya kitaplardan oluşan arşivine çeki düzen verir. Bilgi birikiminin ne denli önemli olduğunu, zaman ona acımasızca öğretmiştir.


Doğa ile uzun yılları kapsayan diyalektiği, hayatın sadece kısa bir oyun olduğunu, kendisine yüklenen rolün önemini de ona öğretmiştir. Yaşamın yadsınmaz bir gerçeği olan ölümün, bir tetik düşürme süresi kadar kısa bir zaman dilimi içinde ona ulaşabileceğinin artık bilincindedir. Ardında bırakması gerekenleri, şimdilerde daha iyi algılayabiliyordur. Bu basamaktaki avcının ulaşmak istediği nihai hedef, geçmişteki kazanımlarının gelecek nesillere bir disiplin içerisinde aktarılmasını temin etmektir.

EVRENSEL ÖLÇÜDE SORUMLULUK DUYGUSU

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde tüm dünyada kabul gören yaban hayatı ve yaşama ortamlarının korunması hakkındaki uluslararası yaklaşım; yabani flora ve faunanın, gelecek nesillere aktarılması gerekli, estetik, bilimsel, kültürel, rekreasyonel, ekonomik ve özgün değerde doğal bir miras oluşturduğu yönündedir. Bu bağlamda, avcının toplumun diğer bireylerinden daha fazla sorumluluk taşıdığı tartışılmazdır. Çünkü, gerçek olan odur ki, toplumun tamamına ait doğal kaynakların önemli bir boyutunu sadece toplumun bir kısmını teşkil eden avcılar kullanmaktadır. Gerçek bu ise “faydalanan karşılar” prensibinden bahsetmemiz yadırganmamalıdır. Aksi takdirde, gün olur ki karşılama arzusu ne denli içten olursa olsun “faydalanamama” gibi bir durum ile karşı karşıya kalınabilir. Avlanma hakkını savunan bilinçli avcıların evrensel sorumlulukları da yüreklerinde hissetmeleri, onu her yerde yüksek sesle seslendirmeleri gerekmektedir.


Avcılık eyleminin uygulanması sırasında, yasaların avcılara öngördüğü sınırlar, evrensel sorumluluklarımızı yerine getirmeye yeterli midir? Yoksa, yasalardan öte, avcılığın yazılı olmayan kaidelerin de bahsedilebilir mi ? Bu sorunun cevabı belki de pek çok avcı tarafından bilinmesine rağmen ne yazık ki sıkça seslendirilmemiştir. Adından da anlaşılacağı gibi bu kaidelerin yazılı olmayışı yaygınlaşmasını önemli ölçüde olumsuz olarak etkilemiştir.


“Kendisini büyüleyen hayvana ölüm getirecek olan davranışlardan önce her gerçek avcı, vicdanının derinliğinde bir sızı duyar. Avcılık bir canlıyı öldürmenin diğer canlıya zevk verdiği tek normal durumdur. Avcılığı spor olarak bir düzen getirip yönlendiren o kaçınılmaz eşitsizlik faktörünü kabul etmek bana daha ince bir gerçekçilik gibi geliyor. Ölçü olmayan yerde hiçbir şeyin erdemi yoktur. Avcı, öldürmek için avlanmaz, avlanmak için öldürür. Doğanın büyüleyici gizi, avcılığın gerçeğinde, canlılar arasında önlenemeyen hiyerarşide saklıdır.”


José Ortega Y. Gasset “Avcılık Üstüne” isimli kitabında böyle diyor. Katılmamak mümkün değil. Bir canlının ölümden bu denli keyif alınan başka bir uğraşı yoktur yer yüzünde. Öldürülen bir canlının yanında ölüm sonrasını, bir fotoğraf karesi ile tespit etme alışkanlığı ise, hemen hemen yok denecek kadar azdır. Bu denli çelişkilerle dolu olan avcılığı kabul edilebilir değerlerle sürdürebilmek, eylemin her safhasına olağanüstü özen göstermekle mümkün olabilir. Başlangıcından son anına kadar, her aşamasında teknik açıdan dikkat isteyen sorumluluk dolu bu uğraşı, aynı zamanda bu eylemi gerçekleştiren avcının belirgin ölçüde üstün değer yargıları ile donatıldığı takdirde savunulabilir.


Çoğu zaman, paleolitik dönemde olduğu gibi grup çalışmasını gerektiren avcılık eyleminde zaman zaman da olsa bireysel davranışlar ön plâna çıkabilir. Avcı ve av, bir dere yatağında olduğu gibi, bir ormanın derinliğinde, veya bir kaya parçasının yanı başında yalnız kalabilirler. İşte, hiçbir yasanın veya kuvvetin müdahale edemeyeceği kritik an budur. Burada avcı ve av arasında, yani yaşamla ölüm arasında sadece avcının davranışlarını düzenlemeye olanak tanıyan pekişmiş değer yargıları vardır. Bu değer yargıları doğru olabildiği ölçüde, yanlış da olabilir. Bu an, avcılığın yazılı olmayan kaidelerinin yürürlükte olması gereken zaman dilimidir. O an için kendisine hak tanınan limitler dahilinde de olsa avcı, yerde gördüğü bir uçara, yavru, dişi veya damızlık için en verimli yaşında bulunan bir erkek memeliye silah doğrultmuyorsa örf, adet veya töreler, yani avcılığın yazılı olmayan kuralları yürürlükte demektir. Arzulanan da budur.
Bu davranış biçiminin avcı toplumunun içinde yaygınlaşması, üstün değer yargılarının seslendirilmesi ile mümkün olabilecektir. Bu hâl, eğitimle sağlanabileceği gibi, usta çırak ilişkisi içinde de gerçekleşebilir. Önemli olan bu ve benzeri davranışların toplum içinde sık sık seslendirilmesi ve taraftar bulabilmesidir. Kısacası, süreç içinde, avcının daha çok merhamet duygusu taşıması, insanlaşma sürecini hızlandırması gerekmektedir. Örneğin aşırı yağışların oluştuğu mevsimlerde, şiddetli fırtınaların yaban hayvanlarının fizik kudretlerini zaafa uğrattığı zamanlarda, ava gitmek yasak olmasa da uygun olmayabilir. Göç yollarına yasa dışı kurulan tuzaklarla, avcılığın etik anlayışı arasında bir münasebet kurmak oldukça zordur.


Bu gün için bir çok avcı “Ben vurmasam, nasıl olsa başkası vuracak” gibi son derece ilkel bir düşünceyi hiçbir sıkılma duygusuna kapılmadan uluorta seslendirerek “Ne çıkarsa onu vururum” bile diyebilmektedirler. Avcılığın bilincine erişmiş az sayıdaki gerçek avcılar da, bu durumu derin bir kaygı ile izlemektedirler. Mevcut yozlaşmanın altında eğitimsizliğin yanı sıra yasal boşlukların da olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

 

ÖRF, ADET
VE
GELENEKLERİMİZ


Hiçbir yaptırımın zorunlu olmadığı yüzlerce yıl evvel, avcıların davranış biçimlerinin bugünkünden daha sağlıklı olduğunu kitapların dünyasından öğreniyoruz. Örneğin, Dede Korkut Masalları'nda, Alp insan türünün seçkin davranış biçimlerini Türk'lerin gösterdiği yazılıdır. Begil Oğlu Emre Destanı'ndan almış olduğumuz bir şiirde şöyle denmektedir.

Üç yüz altmış atlı Alp ata binerse,
Kanlı geyik üzerine yürüyüş olsa,
Begil, ne yay kurardı, ne ok atardı,
Hemen yayı bileğinden çıkarırdı,
Boğanın, yabani geyiğin boynuna atardı, çekip dururdu.
Zayıf ise kulağını delerdi, avda belli olsun diye,
Ama semiz olsa boğazlardı.
Eğer beyler geyik avlarsa,
Kulağı delik olsa,
Begil sevincidir diye Begil'e gönderirlerdi.


Yüzlerce yıl öteden, değeri bugün bile tartışılmayacak seçkin bir örnek ile karşı karşıyayız. Milli destandan aldığımız bu şiirin satırları arasında şimdilerde uygulanmasına çalışılan tutarlı davranış biçimleri sergileniyor. Avcılığı, bir “hasat” olayı gibi düşünen ve gören Begil, zayıf hayvanı “avlamaya değer” görmüyor. Zayıf geyiği, içinde bulunduğumuz günlerdeki yaban hayvanlarının envanterinde kullanılan markalama yöntemlerine çok benzeyen bir yöntemle işaretliyor. Diğer bir avcı, uygun zamanda avladığı bir hayvanın kulağında bir delik görse “Bu av Begil'indir” diyerek ona gönderiyor. Bu örnek, avcılığın örf, adet ve geleneklerle ne denli ilişki içinde olduğunun somut bir örneğidir. Bugün, bu değerleri bir ölçüde istemeden de olsa göz ardı edecek hale gelmiş olabiliriz. Ama yine de geçmişimizde var olan bu erdem dolu davranış biçimlerinin varlığının kanıtlanması, bizim için hem teselli, hem de gelecek için bir umuttur. Milli destanımız Türk kültürünün zenginliklerini, Türk folklorunun sayısız değerlerini, Türk milletinin yüksek insani vasıflarını, duygularını, faziletlerini ve meziyetlerini dile getirir. Avcılığın belirli bir formal eğitim ile disipline edilmesi, yüksek değer yargılarının yaygınlaştırılması, bugün için sürdürülebilir avcılığın olmazsa olmaz şartıdır.

AVCI AHLÂKI VE AVLANMA ETİĞİ

Genel olarak ahlâk dediğimizde, insanları gerek birbirleri ile gerekse yaşadıkları toplumun içinde ön plâna çıkaran değerler karşısında, günlük davranışlarını yönlendiren örf, adet ve geleneklerin yanı sıra; normların ve kuralların oluşturulduğu, özü tarihsel gelişim sürecinden süzülerek gelen toplumsal bilinç biçimi anlaşılır. Ahlâk değerlerini, normlarını, insanların görüş ve düşüncelerini, tarihsel süreç içinde derinlemesine inceleyerek, nesnel gerekçelere dayandırmak sureti ile uyum içinde geliştirme görevini üstlenen felsefe bölümü ise, etiktir.

Eski Yunanca etos sözcüğünden kaynaklanan etika kavramını ilk defa Aristotales kullanmıştır. Aristotales, tarihte ilk kez ahlâk sorununu ayrıntıları ile incelemiş ve bunu bir bölüm olarak sistemleştirmiştir. Etos sözcüğü, bir kişiden çok bir grubun davranışlarını, birlikte yaşayan, çalışan insanların birlikte geliştirdikleri alışkanlıkları, ilişkileri, davranış biçimlerini belirtmektedir. Ahlâk ve etik kelimelerinin yukarıda çok kısa da olsa anlatılmaya çalışılan anlamları, avcılık eylemi ile çok sıkı bir ilişki içindedir. Hatta etos sözcüğü grubun davranış biçimlerini kapsıyor ve sorguluyorsa, avcılık fenomeninin mihenk taşı olduğu bile söylenebilir.

Düzenli bir avcılığın kabul edilebilirliğinin olmazsa olmaz şartlarından biri de, kendi içinde örgütlenmiş, bireylerini yasalar içinde kontrol edebilen, il bazında temsil yeteneğine sahip derneklerin varlığından geçer. Bu oluşumlar, farklı coğrafi bölgelerde ve farklı sosyal gruplardan meydana gelse de, hepsinin ortak olarak sergilemek zorunda oldukları payda, yükselen ahlâki değerler olmalıdır. Avcıların, içinde yaşadıkları toplumun değer yargılarını zedelemekten uzak durmaları, yüksek ahlâki değerleri savunmaları, zorunlu olarak sergilemeleri gereken davranış biçimleridir. Sağduyu sahibi avcı, bu değerleri toplumun kabul ettiği asgari normların üzerine çıkartmakla yükümlü olmalıdır. Çünkü ilgi alanı olan doğa, hassas olmaktan öte bir cam fanus kadar ince ve kırılgandır.

 
Bilindiği üzere ahlâk, tarihsel olarak sürekli değişim halindedir. Yükselen değerler yönünde gelişme göstermesi halinde değişmeyen ahlâk ilkesi yoktur. Ispartalıların özürlü doğan çocuklara uyguladığı davranış biçiminin, o devrin ahlâk değerleri ile bire bir kucaklaşmasını, içinde yaşadığımız topluma kabul ettirebilir misiniz ? İşte bu aşamada etik devreye girerek bu davranışın salt iyi veya kötü olduğunu değil olayın köklerini irdelemek, nedenlerini araştırmak, bunların taraflılığını, sınıfsal yanlarını gün ışığına çıkarmak için çaba sarf eder. Bir anlamda topluma ışık tutarak insanların ahlâksal yönden yücelmelerine destek verir.


Toplum bilincinin yeterince oluşmadığı koşullarda, sınırları göreceli kavramlar üzerine belirlenmiş toplumsal yargılar başta olmak üzere, yaşamı düzenlemek için yasama organları tarafından çıkartılmış kanunlar bile, son derece hassas bir denge üzerine kurulmuş ekosisteme istemeden de olsa tecavüz edebilmektedir. Eylemini ekosistem içinde yürütme zorunluluğu olan avcı bu olumsuz koşullardan cesaret almayacak, bunun tam aksine bu kötü gidişi önleme yolunda çaba sarf edecektir. Yani, ahlâk sahibi bir avcı kanunlar uygun görse de, o avcıya has duygu ile kanun ile doğa

koşullarının her zaman birbiri ile uyum içinde olamayacağını düşünerek hakkından feragat etmeyi bilecektir. Avcı ahlâkından, avlanma etiğinden bu anlaşılmalıdır. Avcı, kendisine yüklenmeye çalışılan preditör sıfatı yerine, regülatör kimliğinin gereklerini yerine getirmeli ve bu tavrın tüm avcı toplumu için ortak payda oluşturması yolunda çaba sarf etmelidir.

 

Etik, yaşam pratiğinin dayattığı kurallar bütünüdür. İlkçağdan bu yana etik üzerine çeşitli fikirler ortaya atılmış, farklı anlayışlar egemen olmuştur. Toplumdan topluma hatta aynı toplum içinde farklı zamanlarda etik büyük değişimler gösterebilir. Dinin, siyasal yapının ve ekonomik ilişkiler düzleminin doğrudan etkili olduğu bir alandır etik. Çoğunlukla ahlâkla aynı anlamda kullanılmakla beraber, etik; ahlâkı da içine alan daha büyük bir alanın kapsayıcısıdır.

Nerede bir insan varsa orada bir eylem vardır. Eylemi tanımlamak ve insanlık onuruna yakışır hale getirmek, eylemi kapsamlı bir etik anlayışıyla sarıp sarmalamakla mümkündür. Etik, yaşam pratiğinin öğrettiği ve dayattığı bir kurallar bütünüdür. Varolduğu andan itibaren avlanan insan bu uzun macera sırasında çok şey öğrenmiş ve bu bilgiler doğrultusunda yazılı olmayan bir avlanma etiği oluşturmuştur. Yıllar geçtikçe belki bu etiğin kaideleri değişecektir ama değişmeyecek olan tek kaide, yaşama saygıdır.

“Daha fazlasını ele geçirme arzusu, beraberinde daha çok mutluluk getirmez.”
Avcı, bu düzenleyici anlamına gelen regülatör sıfatını sadece avlanma fiili sırasında kullanmamalı, yaban hayatının içine çeşitli dönemlerde bizzat olumlu katkılarla müdahale ederek kendisinin de dahil olduğu o muhteşem sisteme faydalı olmaya çalışmalıdır. Avcı, canlarını insanlara emanet eden her türlü canlının yaşama hakkına saygı göstermelidir. Bir taraftan onların yaşam ortamlarının iyileştirilmesine faydalı olacak tutumlar sergilerken, bir diğer yandan da bilinçli bir avcı toplumu oluşması için elinden gelen tüm katkıyı ortaya koymalıdır.

Bizler yaşadığımız dünyanın, bu evrenin çok küçük boyutlu, ama önemli bir parçasıyız. Varlığımızın devamı, bizi barındıran ekolojik sistemin varlığı ile bire bir ilintilidir. Eğer varlığımızı çok daha iyi koşullarda sürdürmek istiyorsak, eğer bu dünyanın bize sağladığı nimetleri gelecek kuşaklara çoğaltarak devretmek istiyorsak, hatta, buna zorunlu olduğumuzu kabul ediyorsak, her şeyden daha mükemmel olan doğanın kanunlarına saygı gösterelim. Bu bağlamda tabiatın acımasız felaketlerinin bile bir sebep-sonuç ilişkisi içinde meydana geldiği gözden ırak tutulmamalıdır. Kişisel tatmini ön plâna alarak sağlanmaya çalışılan maksimum fayda, veya maksimumum haz, beraberinde maksimum sömürüyü; dolayısıyla hızlı bir tükenişi de beraberinde getirir. Mevcut yasalar, doğanın hızla değişen koşulları karşısında yetersiz kalmaktadır.


Özellikle tabiat şartlarına karşı çok duyarlı olan yaban hayvanlarının durumu bu konumdan en çok zarar görenlerdir. İşte bunun için ;

• Acımasız bireyler yerine, sorumluluğunun idraki içinde olan avcılara,
• Merhametsiz bir avcı kimliği yerine, şefkatli bir avcıya,
• Acımasız bir preditör yerine sağduyulu bir regülatöre,
• Kanunlara karşı çıkmayı marifet sayan bir kimlik taşımak yerine, arzu ve gereksinmelerini yasaların kendisine tanıdığı haklar çerçevesi içinde kullanan bir avcıya,
• Sistemin aksaklıklarından faydalanan oportünist bir avcı olmak yerine, sağduyu sahibi bir avcıya,
• Yerel göstergelerin veya yükselen değerlerin yerine, tüm dünyanın ve tüm zamanların kabul ettiği evrensel değerleri kendisine ilke edinmiş bilinçli avcılara
½imdi, her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Özetle; yüksek ahlâki değerler taşıyabilmek ve insana özgü genetik mirasımız olan avcılığı evrensel değerlerle bezenmiş olarak gelecek kuşaklara aktarabilmek, “sürdürülebilir avcılığı temin maksadıyla her alanda sürekli eğitimi” gündemde tutmak, ana hedefimiz olmalıdır.


KAYNAKÇA:

1- İnsan Türünün Kökeni ve Gelişimi / V.P Alekseyev / Sosyal Yayınları
2- Çevre Sorunları / İrfan Erdoğan - Nazmiye Ejder
3- Avcılık Üstüne / José Ortega Y Gasset / Derin Türkömer / Cogito
4- Kişi Kavramı ve İnsan Olma Sorunu / Prof. Dr. Bedia Akarsu / İnkılâp
5- İnsanın Doğadaki Yeri / Wilhelm Reich / Bertan Onaran / Payel
6- Ortaçağ İnsanları ve Kültürü / Georges Duby / İmge
7- Biyoloji Felsefesi / Prof. Dr. Teoman Duralı / Akçağ
8- Etiğe Giriş / Annemarie Pieper / Veysel Atayman – Gönül Sezer /Ayrıntı
9- Uygarlık Süreci / Norbert Elias / Ender Ateşman / İletişim
10- Hayvansı İnsan / Desmond Morris / İnkılâp
11- Modern İnsanın Kökeni / Roger Lewin / Tübitak
12- Hayvanların Sessiz Dünyası / Marian Stamp Dawkins / Tübitak
13- Felsefe ve Doğa Bilimleri / Doğan Özlem / İnkılâp
14- İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar / Marvin Harris
M.Fatih Gümüş / İmge
15- Doğanın İnsanlaşması / Serol Teber / Sorun Yayınları
16- Hayvan – İnsan Sözleşmesi / Desmond Morris / İnkılâp
17- Toplumsal Bilinç / İlker Belek / Sorun Yayınları
18- Evrim / Charles Darwin / İlk Kaynak Kültür ve Sanat Ürünleri
19- Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler / Darwin / Popüler Bilim Kitapları
20- Doğayla Sözleşme / Michel Serres / Yapı Kredi Yayınları / Cogito
21- Babamız /Roy Lewis/ Yurt Kitap Yayın
22- Etik / İoanna Kuçuradi / Türkiye Felsefe Kurumu
23- Hayvanların Sessiz Dünyası / Marian Stamp Dawkins
Popüler Bilim Kitapları
24- Dünden Bugüne İnsan / Metin Özbek / İmge Kitabevi
25- Ekolojik Yeni Düzen / Luc Ferry/ YKY / Turhan Ilgaz
26- Game and Hunting / Kurt G. Blüchel / Könemann

 


DİPNOTLAR

(1) Bkz. Marx / Engels / Seçme Yapıtlar, Sol Yayınları, Cilt 1
(2) Bkz. Serol Teber / Doğanın İnsanlaşması - s. 105 / Sorun Yayınları
(3) Bkz. Bugs / Frank Lowenstein / Sheryl Lechner / s.10 Könemann Yayınları
(4) Bkz. Serol Teber : Sorun Yayınları s. 120
(5) Bkz. Desmond Morris / Hayvan İnsan Sözleşmesi s.78
İnkılap Yayınevi
(6) Bkz. G.Childe.Tarihte Neler Oldu
(7) Bkz. Buhr., A.,Kosing, A.: Felsefe Sözlüğü. Konuk Yayınları
(8) Bkz. Desmond Morris / İnsan Hayvan Sözleşmesi s.77- 78-79 İnkılâp Yayınları
(9) Bkz. Ekolojik Yeni Düzen / s.9/ Luc Ferry / YKY
(10) Bkz. Ekolojik Yeni Düzen / s.14 / Luc Ferry / YKY
(11) Bkz. José Ortega Y Gasset / Avcılığın Özü s.30
Yapı Kredi Yayınları / Çeviren : Derin Türkömer
(12) Bkz. José Ortega Y Gasset / Avcılık Üstüne s.35
Yapı Kredi Yayınları / Çeviren : Derin Türkömer
(13) Bkz. José Ortega Y Gasset / Avcılık Üstüne
Yapı Kredi Yayınları / Çeviren : Derin Türkömer
(14) Bkz. José Ortega Y Gasset / Avcılık Üstüne
Yapı Kredi Yayınları / Çeviren : Derin Türkömer
(15) Bkz. Carleton Coon “The Hunting Peoples”,
Atlantic-Little Brownis s.3, (1971)Çeviren : Mete Enuysal
(16) Bkz. U.S California Department of Fish And Game. California Hunter Education Manual, (rev.ed), Sacremento California (1987) / Çeviren: Mete Enuysal
(17) Bkz. José Ortega Y Gasset / Avcılık Üstüne s. 35
Yapı Kredi Yayınları / Çeviren : Derin Türkömer
(18) Bkz. Dede Korkut Masalları / Kültür Bakanlığı Yayınları
(19) Bkz. Sivil Toplum Örgütleri ve Etik / Prof.Dr. Uçkun Geray
Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı


AVCILIĞIN KISA TARİHİ VE ÖZÜ TEST SORULARI

1- İnsanoğlu tarihsel yolculuğunun başlangıcından bu yana var olma, ayakta kalma mücadelesinin en zor evrelerini aşağıdakilerden hangisi sayesinde aşabilmiştir?

a) Tekerleği icat etmiş olması ile,
b) Avcı olmasının sağladığı vasıflarla,
c) Bitki yetiştirme konusundaki yeteneği ile,
d) Barınak yapma konusundaki yeteneği ile,

2- İnsanlık tarihinde insanlaşmanın başlangıcı olarak aşağıdakilerden hangisi alınmaktadır?

a) İnsanın görme yeteneğinin geliştiği dönem,
b) İnsanın maddi mallar üretimi ve alet kullanımı dönemi,
c) İnsanın etçil besinlerle beslenmeye başlama dönemi,
d) İnsanın bitkisel besinlerle beslenmeye başlama dönemi,

3- Radyoaktif zaman saptama yöntemleriyle yapılan hesaplamalara göre, insansılar günümüzden ne kadar süre önce yaşamıştır?

a) 10-15 bin yıl
b) 6-12 milyon yıl
c) 30-35 milyon yıl
d) 3-5 milyar yıl

4- Avcılığın tarihi aşağıdakilerden hangisiyle beraber başlamıştır?

a) Canlı hayatın başlamasıyla beraber,
b) Karada canlı hayatın başlamasıyla beraber,
c) İnsanlık tarihi ile eş zamanlı olarak,
d) Ateşin keşfedilmesiyle beraber,

5- Bu günkü bilgilerimize göre, insanlaşmanın nerede başladığı varsayılmaktadır?

a) Avustralya
b) Afrika
c) Avrupa
d) Amerika

6- Bir milyon yıl kadar bir süre hayvanları avlayan atalarımızın hayvanlara karşı bu eylemleri için aşağıdakilerden hangisi geçerliydi?

a) Her fırsatta mümkün olan en fazla sayıda hayvan avlamak,
b) Karnı toksa ve kendilerine bir zarar vermiyorsa hayvanları rahat bırakmak,
c) Mümkün olduğu kadar çok hayvanı evcilleştirmek,
d) Yaz aylarında bol hayvan avlayıp, kışın hiç avlamamak,

7-İnsanlık aleminin gelişme evrelerinin sıralanması açısından aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Avcılıktan toplayıcılığa geçiş,
b) Avcılıktan tarıma geçiş,
c) Tarımdan avcılığa geçiş,
d) Tarımdan toplayıcılığa geçiş,
8- Gordon Childe tarafından “Neolitik Devrim” olarak adlandırılan durum aşağıdakilerden hangisidir?

a) Ateşin keşfiyle av etinin daha lezzetli hale gelmesi,
b) Ulaşımda büyük kolaylık sağlayan tekerleğin icadı, c) Avcılık ekonomisinden hayvancılık ve tarıma geçiş,
d) Avcılığın sadece spor olarak yapılmaya başlanması,

9- İnsanlık tarihi boyunca avcılığın insanlara katkısı konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

a) İhtiyaçtan dolayı işbirliği yapmamızı ve konuşkan olmamızı sağladı,
b) İyi beslenebilmeyi sağlayarak zekâmızın gelişmesini sağladı,
c) Uzun vadeli amaçlar üzerine daha çok yoğunlaşarak icatlar ve keşifler yapmamızı sağladı,
d) Git gide çok daha vahşi ve acımasız olmamızı sağladı,

10- “Hayvan hakları” kavramı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

a) Gezegenimizi hayvan dostlarımızla ortak paylaşmak zorundayız,
b) Doğal yasalara müdahale ederken çok hassas ve titiz olmamız gerekir.
c) Hayvanların yaşam hakkına saygılı olmamız gerekir.
d) Bir kaç hayvan türünün neslinin tükenmesinden insanlık ve doğa bir şey kaybetmez,

11- “Yaşam zinciri” kavramı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

a) Bu dünyada yaşayan her canlı bir diğerine yaşam zinciri olarak adlandıran bir ilinti ile bağlıdır.
b) Yaşam zinciri kendi içindeki en zayıf halka kadar kuvvetlidir,
c) Her hayvanın yaşam hakkı, güzelliği, sayısının az olması ya da parasal değeri için değil, sadece var olduğu için değerlidir.
d) İnsanla eşit hakları olmayan hayvanların her mevsim avlanmasında bir sakınca yoktur,

12- İnsanın doğası itibarı ile avcı oluşu ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

a) Bütün etoburlar gibi, mesafe tahmin edebilmek için gözler yüzün ön tarafındadır,
b) Öğütücü dişlerinin yanısıra, kesici ve delici dişleri vardır,
c) Yaradılış itibariyle hepcil bir yaratık olup süreç içinde etcil yanı daha çok ön plâna çıkmıştır,
d) İnsan, vücudunun saldırıya dönük organı olmadığından doğası itibariyle mücadeleye yatkın bir varlık değildir,

13- Kurt Lindner avcılığı ne olarak tarif etmiştir?

a) Vahşilik
b) Kurnaz fırsatçılık
c) Akıllı kovalamaca
d) Et toplayıcılığı

14- Tarihsel süreç içinde avlanmaktan beklenen salt amacın öldürmek olmadığı insanın hangi davranışından anlaşılır?
a) Hayvanları ehlileştirmek için canlı olarak ele geçirmeye çalışması,
b) Hayvanları yaralı olarak bırakıp takip etmemesi,
c) Korkutmak için silah attığı bazı hayvanları yanlışlıkla vurması,
d) Avlamak istediği hayvandan korkması
15- Avcılığın özü ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır.

a) İnsanın hayvanla karşı karşıya gelmesinde, kuralları insanlar tarafından konulmuş bir sınır vardır.
b) Belli bir sınırın aşılması halinde avcı-av ilişkisi salt yok etme eylemine dönüşür.
c) Silahların etkinliği arttıkça insanoğlu av hayvanlarının rakibi olarak kendine özgür iradesi ile sınırlamalar getirmiştir.
d) Bir avcının avlanmaması halinde başka bir avcının o hayvanı
avlayacak olması nedeniyle, avlanmaya sınır getirmenin bir faydası yoktur.

16- Balık yakalamak için derelere dinamit atan ya da elektrik veren bir kişinin bu davranışı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır.

a) Toplu bir kıyım olacağı ve bazı türlerin sonunu getireceği için akıl dışıdır.
b) Hakkından daha çok bir paya sahip olma arzusu taşıdığından
ahlâkla bağdaşmaz.
c) İnsanın akıl üstünlüğü durması gereken noktada durmaz ve başı boş kalırsa avlanmak avcılık olmaktan çıkar.
d) Balık avcılığında avlanma usulü, avlanma sayı ve mevsimi konusunda sınırlamalar getirmek gereksizdir.

17- Aşağıdakilerden hangisi genel anlamda avcılık kavramına aykırıdır.

a) Avcılık birinin avlayan diğerinin avlanan olduğu, farklı türler arasındaki olgudur.
b) Avcılık yanlız insanoğluna ait bir uğraş olmayıp zooloji dünyasının her kademesinde vardır.
c) Madem avlanmaya gidiyoruz, ava kaçıp kurtulma şansı vermek avlanma amacımızla ters düşer.
d) Bir eylemin adına avcılık diyebilmemiz için avlananın kaçıp
kurtulma şansının var olması, kural olarak da kaçabilecek güçte olması lazımdır.

18- Aşağıdakilerden hangisi avcılığın özüne aykırıdır?

a) İnsanoğlu kendisine göre bir alt tür olan hayvanlara kaçma şansını bilerek vermelidir.
b) Sahip olunan üstün yetenek ve olanakları sınırlayarak türlerin devamını sağlamak, avcılığın temel yaklaşımlarından biri olmalıdır.
c) Avcılığın bir spor olarak yapılması ve bu nitelikle anılması için avcı kendi özgür iradesi ile insana has olan üstünlüğünden
vazgeçebilmelidir.
d) Kasaba gidip bir kilo et parası vermemize karşılık yarım kilo ete razı olmadığımıza göre, av hayvanlarına karşı da tek taraflı bir pazarlık yapmanın bir anlamı yoktur.

19- Carleton Coon'a göre avcılığın basamaklarının doğru sıralaması aşağıdakilerden hangisidir ?

a)
1- Sportmenlik
2- Öğrenme
3- Sınırlara ulaşım
4- Trofe
5- Metot



b)
1- Öğrenme
2- Sınırlara ulaşım
3- Trofe
4- Metot
5- Sportmenlik

c)
1- Öğrenme
2- Trofe
3- Metot
4- Sportmenlik
5- Sınırlara ulaşım

d)
1- Metot
2- Trofe
3- Sportmenlik
4- Sınırlara ulaşım
5- Öğrenme

20- Av sohbetlerini “hâlâ kaç tane vurduğu üzerine” koyulaştıran bir avcının hangi basamakta olduğu söylenebilir?

a) Trofe
b) Metot
c) Sportmenlik
d) Sınırlara ulaşım

21- Aşağıdakilerden hangisi “ Öğrenme Basamağı'nda” bulunan avcının davranışlarından değildir?

a) Ana amacı nişan alma ile ilgili becerisinin geliştirilmesi ve gelişmiş durumunu başarı ile çevresine gösterebilme çabalarını kapsar.
b) Katılmış olduğu avlarda, yapmış olduğu hataları sık sık tekrarladığının farkında değildir.
c) Öğrenme aşamasında olduğu için hayvanlara karşı son derece hoşgörülü davranır.
d) Doğal kaynakların gelecek nesillere aktarılması ile ilgili ana konularla hiç ilgilenmez.

22- Aşağıdakilerden hangisi “sınırlara ulaşım basamağı”nda görülen avcı davranışlarından değildir ?

a) Ana amaç, yasal kurallarla belirlenen sınırlara kadar ulaşmaktır.
b) Av gününün başlangıcından sonuna kadar av yapma tutkusu hakimdir.
c) Av sonunda vurduklarını yakınlara gösterme arzusu ön plândadır.
d) Avcılık konusunda edindiği bilgileri bir önceki
basamaktakilere her fırsatta aktarmak ister.

23- Aşağıdakilerden hangisi “trofe basamağı”nda bulunan avcı davranışlarından değildir ?

a) Amaç, her hangi bir av değil, avlanabileceğinden emin avlar arasında dikkatle seçilmiş, belirgin özelliği olan birinin avlanmasıdır.
b) Neyi, ne zaman ve kaç tane avlanacağını çok önceden plânlar.
c) Bazı hallerde avın kaçması onu sevindirir
d) Avlağa sürekli olarak fotoğraf makinesi götürme arzusuna bu basamakta rastlanır.

24- Aşağıdakilerden hangisi “metot basamağı”nda bulunan avcı davranışlarından değildir ?

a) Avlanma yönteminde avlanmayı daha fazla beceri gerektiren ve dolayısıyla ava daha fazla kaçıp kurtulma olanağı sağlayan metotlara yönelir.
b) Bu basamağa ulaşmış avcılar, kullandıkları silahların kalibrelerini küçültürler.
c) Avlanmaya gittiği bölgenin sosyal ve ekonomik değerleri hakkında bilgi toplama ihtiyacı bu basamakta başlar.
d) Genç avcılara bilgi ve öğüt vermezler.

25- Aşağıdakilerden hangisi “sportmenlik basamağı”ndaki avcı davranışlarından değildir ?

a) Bu basamakta, uzun yıllar boyu geliştirilmiş değer yargıları, doğayla ilgili denge kavramları, yaşama verilen değer, doğa ve yaşam sevgisi gibi öğeler etkendir.
b) Yakın çevresindeki genç avcılar onu, savunduğu ilke ve evrensel değerlerden ötürü anlamakta güçlük çekerler.
c) Bu basamağa ulaşmış avcılar, avcılığın doğru kulvarlarda gelişimi, yaban hayatının doğal sürekliliğinin korunması gibi konularda zaman ve para harcamayı düşünmezler.
d) Bu basamaktaki avcının ulaşmak istediği nihai hedef, geçmişteki kazanımlarının gelecek nesillere bir disiplin içerisinde aktarılmasını temin etmektir.

26- Aşağıdakilerden hangisi avcılık ve yaban hayatı konusunda uluslararası yaklaşımlardan değildir ?

a) Yabani flora ve faunanın korunarak gelecek nesillere aktarılması gereği, estetik, bilimsel, kültürel, rekreasyonel, ekonomik ve özgün değerlerde doğal bir miras olarak kabul görmektedir.
b) Bu konuda, avcının toplumun diğer bireylerinden daha fazla sorumluluk taşıdığı tartışılmazdır.
c) Toplumun tamamına ait doğal kaynakların önemli bir
boyutunu sadece toplumun bir kısmını teşkil eden avcılar kullandığından“faydalanan karşılar” prensibi öne çıkmıştır.
d) Avcılık konusundaki yasalarımız yeterli olup, bunların dışında yazılı olmayan kurallar ya da başka ülkelerdeki düzenlemeler bizim ülkemize uymaz.

27- Aşağıdakilerden hangisi avcılığın yazılı olmayan kurallarıyla uyumlu değildir ?

a) Avcı, öldürmek için avlanmaz, avlanmak için öldürür
b) Avcı ve avın karşı karşıya kaldığı, hiç bir yasa veya kuvvetin müdahale edemeyeceği anda, sadece avcının davranışlarını düzenlemeye olanak tanıyan pekişmiş değer yargıları vardır.
c) Avcı, yerde gördüğü bir uçara, yavru, dişi veya damızlık için en verimli yaşında bulunan bir erkek memeliye silah doğrultmuyorsa örf, adet veya töreler, yani avcılığın yazılı olmayan kuralları yürürlükte demektir.
d) Avcının elinde ne kadar gelişmiş silah olursa olsun, av
hayvanlarının doğal savunma ve kurtulma mekanizmaları nedeniyle avcıya karşı bir eksikliğinin olduğu söylenemez.


28- Aşağıdakilerden hangisi avcı ahlâkı kavramına terstir ?
a) Avcıların, içinde yaşadıkları toplumun değer yargılarını zedelemekten uzak durmaları, yüksek ahlâki değerleri savunmaları, zorunlu olarak sergilemeleri gereken davranış biçimleridir.
b) Avcılık avcıya mutluluk verdiğine göre, daha fazla sayıda hayvan avlamak daha fazla mutluluk getireceğinden, avcının azami mutluluğuna engel olmamak gerekir.
c) Ahlak sahibi bir avcı, kanunlar uygun görse de, avcıya has duygu ile kanun ile doğa koşullarının her zaman uyumlu olmayacağını düşünerek hakkından feragat etmeyi
bilecektir.
d) Avcı, kendisine yüklenmeye çalışkan preditör sıfatı yerine, regülatör kimliğinin gereklerini yerine getirmeye yönelik çaba sarfetmelidir.


29- Avcılık eğitimi kursunu takiben kurs sınavına giren bir avcı (adayı) bu sınavda kopya çekerse, av sahasında muhtemelen aşağıdaki olumsuz davranışların hangisini de yapabilir?

a) Bilerek yasak sahada avlanabilir
b) Bilerek avlanma limitlerini aşabilir.
c) Diğer avcıların ve av hayvanlarının haklarına saygı
göstermeyebilir.
d) Hepsini yapabilir.

30- Etika sözcüğünü ilk defa;
a) Aristotales kullanmıştır.
b) Gordon Childe kullanmıştır.
c) Engels kullanmıştır.
d) Carleton Coon kullanmıştır.

Bu yazı 10217 kez okundu...