Av Kazaları


Orman Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında yapılan protokol çerçevesi içinde Milli Parklar ve Av- Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü'ne bağlı Ankara Başmühendisliği'nce düzenlenen avcı eğitimlerine, öğretmen sıfatı ile katılma şansı buldum.

Samimiyetle söyleyebilirim ki bu derslere devam ederken en az "ava gitmiş" kadar keyif aldım diyebilirim. Onca avcı ile sohbet etmek, onlarla bilgi alışverişinde bulunmak az şey mi? Ders saatleri dışında, yaşadıkları heyecan dolu öyküleri bana anlatan avcı kardeşlerimle yapmış olduğum sohbetlerde de söz dönüp dolaşıp “avcılıkla ilgili önemli bilgilere” geliyordu. Özelikle aktarılanların içinde, evde güvenli silah saklama yöntemleri, silah taşıma ve silah kullanma sırasında yaşanan av kazaları dikkat çekici boyuttaydı.

Ben de bu olayları bizzat yaşayan avcılarla ilk kez karşılaştığımda, onların iznini alarak hem resimlerini çektim, hem de kısa öykülerini notlarımın arasına aldım. Dolayısıyla ortaya yıllardır yaşadığımız, yıllardır var olan, ama içeriği kayıtlara geçmemiş, kağıtlara dökülmemiş "Av Kazaları" başlığı altında isimlendirebileceğimiz yeni bir kavram çıktı. Gittiğim hemen hemen her kursta, saçma ile yaralanmış bir veya birkaç avcıyı görmek beni hem şaşırttı hem de fazlası ile üzdü. Hele hele av sırasında parmaklarını kaybeden avcı kardeşlerimin anlattıkları, gerçekten üzücü ve düşündürücü öykülerdi.


Başlarından kaza geçen, ağır yaralanmalara, hatta ölümlü sonuç doğuran av kazalarına şahit olan avcı kardeşlerimin olay anını anımsamaktan ötürü yüzlerinin sarardığına ve ciddi ölçüde sarsıldıklarına şahit oldum. Hele hele 5 dakika önce beraber yemek yedikleri arkadaşlarının ölüm anına tanık olmak, hiç de kolay olamasa gerek diye düşünüyorum.


Örneğin, bir ders sırasında "gerektiği kadar güvenlik önlemi almazsanız başınıza şunlar gelebilir" diye anlatmaya, canlandırmaya çalıştığım bir öykü sırasında ders esnasında sınıfı terk eden bir avcıyı üzülerek gördüm. Ders bitiminde bu kardeşimin yakın arkadaşları yanıma gelerek; ""iki çocuğunun tıpkı benim örneklediğim şekilde kaza geçirdiğini, dolaysı ile olayı hatırlamaktan dolayı stres altında dersi terketmek mecburiyetinde kaldığını", benden onun adına özür dileyerek anlattılar.


Bu örnek gibi pek çok anım var. Kanaatim odur ki cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana eğer ülkemizde otopsi geleneği yerleşmiş olsaydı, silahla yaralanmalardan dolayı yaşanan her türlü av kazasını kayıt altına alabilseydik, sonuçları inanılmaz boyutta ve son derece vahim bir tablo ile karşılaşmış olacaktık. İşin en üzücü yanı ise bu kazaların verilecek kısa bir eğitim ile önlenebileceği gerçeğidir.


Şimdi sadece, "zararın neresinden dönsek kârdır" dedikten sonra kaza sonucu hayatlarını kaybeden avcı arkadaşlarımıza tanrıdan rahmet, yakınlarına başsağlığı, yaralananlara da geçmiş olsun diyebiliyoruz. Aşağıda kısa öykülerini anlattığım av kazalarının hepsi gerçektir. Dilerim ki yaygınlaşan bu eğitimden sonra kaza sayılarında ciddi azalmalar olur.

 

HİDAYET YİĞİT

1975 yılında Beypazarı/ Gönenbayırı'nda ava giden Sn. Hidayet YİĞİT bir gece evvel kendi doldurduğu av fişeğinde kullandığı kapsülü mantar tabancasının patlayıcısı ile doldurduğunu söylüyor. O tarihlerde kapsül bulmak başlı başına bir sorundu. Avcılar, bu darboğazı aşmak için işe, önce kullanılmış kapsülün tablasındaki iğne göçüğünü düzeltmek ile başlıyorlardı. Bir çivinin başını kapsüle sokuyorlar ve küçük çekiç darbeleri ile bir kere iğne düşmüş (patlamış) tablayı düzeltiyorlardı. Daha sonra mantar tabancasının mantarları içindeki patlayıcı maddeyi ıslatarak çıkarıyor ve bunu kapsülün içine yerleştiriyorlardı. Kibrit başlarını bile aynı yöntem ile yerleştirenlere rastlardık. Bu kapsüller bir süre kurumaya bırakılır, daha sonra da bununla av fişeği doldurulurdu. Bu yüzden pek çok avcının ağır şekilde yaralandığını biliyorum. Yaşanan bu olayda aynı yöntem kullanılmış. Arkadaşımızın bizlere anlattığı öyküde, namlu içinde tapa kaldığı yönünde ikinci bir olasılık var. Bu, tam anlamıyla patlamamış bir doludan kaynaklanacağı gibi, asıl sebep büyük bir olasılıkla kötü kapsül olabilir. Avcılarımıza ne yazık ki o tarihlerde patlayıcıların farklı şekillerde veya farklı amaçlara göre imal edildiğini anlatabilecek bir yaygın eğitim sistemimiz yoktu. Ama sonuç ortada ve çok acı...

 

BAHRİ YORULMAZ

1962 veya 1963 yılında Yozgat'a bağlı Şefaatli Kazası'nın Türdüler Köyü'nde ava gittiğini anlatan Bahri Yorulmaz o tarihlerde kullandığı silahın namlusunun karıncalı olduğunu söylüyordu. Sn.Bahri Yorulmaz ile Kırıkkale'de verilen bir avcılık kursunda tanıştığımı hatırlıyorum. Ders esnasında uzunca bir zaman sessiz kalan arkadaşım, karıncalı namluların yaratabileceği sorunları anlatırken aniden ayağa kalkarak "Hoca doğru söylüyor işte elim" diyerek elini havaya kaldırarak sınıftaki arkadaşlarınagöstermişti. Üzülerek söyleyebilirim

ki hâlâ karıncalı namluların daha iyi olduğu (yakıcı !) yönündeki inancı tam anlamı ile kırabilmiş değiliz. Verilen eğitimin kırsal alanlara doğru hızla yaygınlaşması gerektiği kanısındayım.
MUSTAFA ÜNLÜ
Mustafa Ünlü'nün Beypazarı'nda başından geçen öyküsünün içeriğinin diğerlerinden pek de farkı yok. Bir gece önce dikkatsizce doldurulan fişeğe 2 ölçek barut konunca ortaya çıkan sonuç son derece üzücü oluyor.
 

 

 

HAYDAR ARAÇ

Kırıkkale / Delice
Barut hakkı gereğinden fazla olunca, ortaya telafisi imkansız sonuçlar çıkıyor. Haydar Araç'ın başına gelen dikkatsizliğin ve ihmalin bir sonucudur.

 

BAHRİ MERT

Öngörülen ölçünün dışında barut konulduğunda sonuç yukarıdaki gibi oluyor...
1996 yılında unutkanlık neticesinde iki kere barut konulduğu için tüfek Bahri Mert'in elinde patlıyor. Oğlu tarafından kursa getirilen patlamış tek kırma tüfek kursiyerlere gösteriliyor.

 

 

SATILMIŞ GÖKÇE

Çayırhan'a bağlı Davutoğlan Köyü'nde yaşayan Satılmış Gökçe'nin yaşadığı sorun dolma tüfekten kaynaklanıyor. Çok uzun bir zaman ( 7-8 ay gibi ) duvarda asılı duran dolu bir tüfekle ava gittiğini anlatan arkadaşımız duvardaki nemin, doluyu etkilediği kanaatini taşıyor. Birkaç kere horozu düşürdüğünü, daha sonra gök gürlemesi gibi bir ses çıktığını söyleyen arkadaşımız silahın da iki parça olduğunu anlatıyor. Duvarda çok uzun süre önce doldurulan silahın kimin tarafından doldurulduğunu bilmediği için barut hakkı (Gram cinsinden ölçülen barut miktarı) da bilinmiyor. Özellikle eski silahlarda barut (Kara barut kullanılan silahlarda) ölçüsü kaçarsa istenilmeyen sonuçlar her an doğabilir. Hele hele bu tür av tüfeklerinde dumansız barut kullanılırsa facia, kaçınılmaz son olur.

 

 
ŞAHİN BOZKURT

1990 yılının 12'nci ayında Mihalıççık'a bağlı Gürleyik Köyü'nde tavşan avına gittiklerini anlatan Şahin BOZKURT, av sonrası arkadaşları ile beraber yemek yediklerini, yemekten sonra ayağa kalkıp öndeki arkadaşının birkaç adım gerisinden yürüdüğünü, o sırada tüfeğini de kayışla omuzunda taşıdığını söylüyor. Öndeki arkadaşının da silahının namlusu arkaya dönük vaziyette, omuz üstünde taşıdığını söyleyen Bozkurt silahın bir anda patladığını, namludan çıkan saçmaların yaklaşık 2 m mesafeden kolunda asılı olan kendi silahının namlusunu eğerek koluna soktuğunu anlatıyor. Kaza anında anayola 3 km bir uzaklıkta olduklarını, o an için kan kaybı korkusundan ölebileceği ihtimalinin var olduğunu anlatırken bu sahneyi yeniden yaşarcasına stres altına giriyor. Bu olay, güvenli silah taşımanın ne denli önemli olduğunu ortaya koyarken aynı zamanda genel anlamda avcılıkla ilgili eğitimin ne denli önemli olduğunu bizlere bir kere daha hatırlatıyor.

Kurslara katılan pekçok avcının vücutlarının muhtelif yerlerinde geçmiş yıllarda yaşadıkları av kazalarının somut izlerini görüyoruz. Bu örnekte olduğu gibi, tedbirsizlikten dolayı yakın mesafeden patlayan av tüfeği, avcının ayağını birçok saçma ile birlikte yaşamaya mahkum bırakmıştır.
 

 

"BEKİŞTİR ETİNİ.... İKİ DE BEN YOLLUYOM"

Kırıkkale'de dinlediğim bu öykü tam anlamı ile bir kara mizah örneği... Bu resmi kime gösterdiysem hiç kimse bu saçmanın bulunduğu alanda konuşlanmasına (!) bir anlam veremedi. Tecrübeli avcıların canlandırdıkları hiçbir fantezi, yaşanan gerçekle bağdaşmadı. Anlatılmasaydı doğru cevabı ben de veremezdim. Öykünün, yaşanmış bir örneğinin olduğunu düşünemiyorum bile.
Beraberce ava giden P.E. ile O.A. av sırasında birbirlerine takılmak sureti ile şakanın tadını kaçırınca birbirlerine silah doğrultuyorlar. Western filmlerindeki gibi hasmının yüzüne karanlık karanlık bakan avcılar temkinli adımlarla geri geri yürüyerek birbirlerinden uzaklaşıyor. O.A;"Önceleri şaka yapıyor sandım. Baktım ki gerçekten sıhacak (!) hemen kafamı öne eğdim ama sıhtı... Artık iş işten geçmişti... Hemen ben de belimden iki fişek çıkardım ve ‘Bekiştir etini P.E... İki de ben yolluyom' dedim ve ben de sıhtım" diyor. Sonra ne oldu diye sorduğumda "Yıkıldı gobel" diyor. Görevin (!) başarı ile sonuçlandığını şimdilerde gülerek anlatan O.A, silahla şaka olmaması gerçeğini yaşayarak öğrenmiş. Uzun yıllar önce yaşanan bu olaydan, kendi payına düşeni hâlâ başının üstünde kötü bir anının tek tanığı olarak muhafaza ediyor. Yaşanan bu olayı olsa olsa psikiyatristler yorumlayabilir. Ders esnasında dilimin tutulduğunu hatırlıyorum. (Sıhacak=Sıkacak)

 

 
İSMAİL ESKİDUMAN

Bu arkadaşımın öyküsü de son derece çarpıcı ve sıra dışı. Arkadaşı ile Ankara, Ulus mevkiindeki bir av bayiine giden İsmail Eskiduman satıcının kendisine "yeni otomatik tüfekler geldi ilgilenir misiniz?" şeklindeki teklifi üzerine ambalajından kendi önünde ilk defa açılan bir silahı incelemeye başlıyor. Tam kurma kolunu çekerek mekanizmanın içine bakacağı anda, işyerine yeni gelen bir arkadaşı ile selamlaşıp sohbete dalınca bu eylemini de farkında olmadan ertelemiş oluyor. Çok kısa bir süre sonra, hemen hemen her avcının gösterdiği doğal bir refleks ile silahı nişan vaziyetinde yüzüne alıp sağa sola doğru gezdirmeye başladığını anlatan arkadaşım "Silahı yüzüme alarak tezgahın üst noktalarına doğru nişan vaziyetinde gezdiriyordum. Gözüm bir ara toplu olarak duran dürbünlere takıldı, anlatamayacağım bir duygu ile silahı boş duvara çevirip tetiği çektim..."

Büyük bir patlama sesi ile inleyen işyerinde şimdi herkes şaşkındır... İşyeri sahibi "Verilmiş sadakamız varmış hiç önemli değil herkese geçmiş olsun" diyerek doğru bir davranış sergilerken, İsmail Eskiduman isimli avcı arkadaşımız bu acı tecrübeyi şimdi bizlerle paylaşarak bir anlamda eğitime katkı koymuş oluyor. Bu olayın "geri planı nasıl oluşmuş?" sorusunun cevabı ise şöyle.

Kısa bir süre önce aynı silah, bir başkası tarafından satın alınmak için tetkik ediliyor ve fişek kapasitesini test için içine gerçek av fişeği konuyor.

Bu noktada çok büyük iki yanlışlık yapılıyor. Birincisi, bu kontrolün gerçek dolularla yapılması, ikincisi ise silahın tamamen boşaltıldığının kontrol edilmemesidir.

Daha sonra silah kutulanırken "yeni görünümü bozulmasın" diye son derece özenle yapıştırılarak karton ambalajına yeniden konulunca yanlışlıklar dizisi de bu şekilde başlamış oluyor. Kutuyu açana göre bu silah fabrika çıkışlıdır!... Dolayısıyla içinde fişek olması ihtimali yoktur!...

"Her silah doludur" kavramının ne anlama geldiği, şimdi daha iyi anlaşılacak sanırım.

Yaşanan tüm olumsuzlukların sebebi; eğitimsizlik ve dikkatsizlikten kaynaklanıyor. Kamuoyunun bildiğinin tam aksine, av silahları yakın mesafe içinde çok büyük bir tahrip gücüne sahip silahlardır. Ne tabancayla, ne de yivli bile olsa tüfekle mukayese bile edilemez.

 

 

 

Başta büyük kentler olmak üzere bu ülkenin neresine giderseniz gidin, göreceğiniz son derece çirkin ve üzücü manzara üç aşağı beş yukarı budur. Karayolları Genel Müdürlüğü'nün bu levhaların onarılması için her yıl genel bütçeden ayırdığı para ise trilyonlarla ölçülüyor. Bu para ile her yıl, en azından bir veya birkaç okul yaptırılabilir.

Neleri kaybettiğimizi görüyor musunuz?


Kırsal alanlardaki trafik levhaları saçma ile, büyük kentlerin çevre yollarındaki levhalar ise tabancalardan çıkan mermiler ile delik deşik edilmiş. Avcıların, av tezkeresi almadan önce belirli bir eğitimden geçirilmeleri son derece önemli bir olgu. Zaman içinde, örneklerle anlatıldığı ölçüde kamu mallarına verilen zararın süratle azaldığını hep birlikte göreceğiz.
Acilen uygulamaya konulması gereken bir diğer doğru, tabanca sahibi olma arzusunda olanların da, zorunlu eğitimden geçme gereğidir. İçeriği, özellikle genel anlamda "güvenlik ve kamu mallarına zarar vermeme" hususlarını kapsayabilir. Bu sürecin başlatılmasının zamanı sizce de gelmedi mi ? Ülkemizde genel güvenlikten sorumlu olan insanların bile tabanca ile oynamalarından (!) dolayı ortaya çıkan ve ne acıdır ki sonu ölümle biten "Tabanca (!) Kazaları"na şahit olmuyor muyuz? Örnekler ve yaşananlar doğru ise beklenen nedir?

Bu yazı 4040 kez okundu...